İki Şehrin Hikayesi başlangıçta kendimi vermekte zorlandığım bir romandı. Ancak bunun için kitabı suçlayamayacağım muhtemelen sorun tamamıyla ben kaynaklıydı çünkü bu aralar hiçbir şeye gerçek anlamda odaklanamıyorum zaten. Yepyeni, birbirinden farklı isimler ve hızla yer değiştiren sahneler olayı anlamamı ve kitaba odaklanmamı bir miktar daha zora soktu desem yalan olmaz. Kitaba hızlı bir başlangıç yapan yazar, eseri boyunca hızını hiç eksiltmemiş ki bu okuru sürekli dinç tutmasını sağlıyor. Eser hem kalın hem de bol olaylı olunca aslında karşı karşıya geldiğimiz hayatların ya çok uzun olduğu gelir akla ya da çok çeşitli. Evet, cevap kesinlikle çeşitli olacak. Kitabın güzel yanlarından biri şu ki, asla bir ya da birkaç karaktere bağlı olmadan, kitapta diğerlerinden biraz daha fazla yeri olan kim varsa, hepsinin gözünden bir şeyler okumak, hepsinin hayatına göz atabilmek ve hepsiyle gerçek anlamda samimi olmak mümkün. Ancak tahmin edersiniz ki, hayatlarına dahil olmak onları gerçekten tanımaya yetmiyor hiçbir zaman. Kitap adından da anlaşılacağı gibi bir ailenin iki şehir arasında geçen çetrefilli hayatını konu alıyor. Dedim ve bundan sonra kitabı nasıl anlatsam diye düşündüğümde yazacak pek de bir şey bulamadığımı fark ettim. Bu kitap hakkında hislerimi sorsanız aslında vereceğim cevap 'eksik' ten başka bir şey olamaz. Çünkü gerçekten kitaba hakkını veremediğimi, ben kaynaklı olarak hatta belki de çeviri kaynaklı olarak bir şeylerin eksik kaldığını hissediyorum. Kitabı çok uzun zamana yaymam bir kenara, bir de okurken tam anlamıyla okuyamadığım kısımlar var ki, kitabın bazı bölümlerinde yazar bunu yüzüme vurmaktan geri kalmamış. Sanırım sorun bu kadar çeşitliliğe, bu kadar karaktere ve gelişmeye rağmen hiçbir zaman tam olarak derine inememiş olmam. Ne tam anlamıyla