10/10 luk hisler uyandırdığını söyleyebileceğim kitaptı doğrusu ama insan olmanın özü olsa gerek ki kibrimin de uyandırdığı bir anlamsızlık kızdım Knut karakterine. Bir amacı olmayan değil de amacından sapmış bir ruhun kaybını izledim 300 küsur sayfa da. Haliyle öfkelenmemek yersiz olurdu. Ama yazarın da dediği gibi 'insan özünü anlamak çok zordu gerçekten' sorun değildi ve sonuna kadar büyük bir ilgiyle devam ettim. Araya girmiş onca ayın da hatrı varken devam etmemek olanaksızdı. Baş karakterin olayları zihinsel yönden aktarımını doğa üzerinden dolaylı yoldan sağlamış ve sanki tüm yaşlılığında ki ihtiyatlı tavrının kayıtsızlığını anlamlandırmak istiyor gibi hissettirdiğini hatırlıyorum. Kabul bu bazen yorucuydu.
Bir kez daha aşkın sanata olan sadakatini savunuyor bir yazarımız da. Kadın öldü ama Knut'a göre yıllar öncesinden ölmeye başlamıştı. Çünkü kadın da canlıydı ve en fenası değişmekte olanın hası yani insandı. Aşık olanın buna kayıtsızlığı ancak onun önceden öldüğünü varsayarak mümkün olurdu. Öyle de oldu. Ruh hastalanınca beden yatağa düşerdi çünkü. Knut'a göre kadın hastalanmıştı, hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Bilhassa kendisiyle. Zaten dünyaya sanatıyla doğmuş her kadının nankörlüğü de bu değil midir? Yüzyıllarca bir çok yazarı ve filozofu derdine düşüren. Kadınların akıl almaz tutku aşkı. Yanıp tutuşmaları ve sonunda ışığı sönmüş birer yaratık olarak gömülmeleri.
Nietzsche'de bunun hakkında şöyle söylemişti Öteki Dans Şarkısında
'Biliyorsun sana karşı iyi olduğumu, hatta zaman zaman fazlasıyla iyi: ve bunun nedeninin de senin bilgeliğini kıskanışım olduğunu. Ah, bilgelik denen bu çılgın yaşlı kadını!
Günün birinde bilgeliğin kaçıp giderse senden, ah! Benim sevgim de kaçıp gider senden.'
(Ahh kadınlar. Ne kolaydı onlar için sanatından vazgeçmek..)
İşte