Selva

Anne babalar çocuklarıyla konuşmuyor, günlerini nasıl geçirdiklerini sormuyorlar. Zaman bulduklarında ellerine oyuncak, şeker verdikten sonra başlarını okşayarak ‘Hadi bir kenara çekilip oynayın’ diyorlar. Bu, aslında ‘Gözümüzün önünden kaybolun, ne yaparsanız yapın, yeter ki bizi rahatsız etmeyin’ demektir. Bu yüzden çocukluk döneminde, çocuğun aklı, ruhu ve kalbi, işlenmemiş bir tarla gibi boş kalıyor çünkü oraya hiçbir iyilik tohumu saçılmamıştır. Çocuklara iyilik, doğruluk ve sevgiden bahsedilse bile, bunlar basmakalıp bir şekilde yapılmaktadır. Anne babalar çocuğun ruhuna ve zekâsına hitap edecek şekilde konuşamıyorlar; isteseler de bunu beceremiyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse çocuklar anne babaları ve amca, hala, teyze, dayılarıyla aynı evde yaşadıkları halde âdeta yetim gibidirler. Bazı ailelerde çocuklar çok iyi beslenir, iyi giydirilir ve sağlıklarına çok özen gösterilir. Fakat çocuğun ruhu ve zekâsı ihmal edilmektedir. Bu şartlar altında yetişen çocukların, şimdi olduklarından daha kötü olmadıklarına gerçekten şaşırmamız gerekiyor. Bu çocuklar büyüyüp her şeyi anlamaya başladıklarında çevrelerinde neler görüp hissediyorlar? Şehirlerin, kasabaların ve köylerin meydan ve sokaklarında çöplerin biriktiğini gören insanlar, ‘Bunlar sağlığa zararlıdır, bunların burada bırakılması rezalettir,’ diyerek şikâyet ediyorlar. Anne ve babalar iyi düşünün ve vicdanınıza göre karar verin. Çocuklarınızı yetiştirdiğiniz ve onların kişiliklerinin şekillendiği aile ortamı zihinsel ve ruhsal olarak yeteri kadar iyi mi? Anne babalar ve büyükler çocuklara sürekli olarak ‘Yalan söyleme, kimseyi aldatma, böyle yapmak iyi değil, bu yaptığın günah’ diyorlar. Çocuklara bu öğütleri verenler bunlara kendileri uymuyor; yalan söyleyip, insanları aldatıyorlar. Çocuklara nazik
Reklam
Sizler, futbolun Finlandiya’daki ilerleyişinden dolayı heyecanlanıp ‘Kuvvetli Bacak’ futbol takımının İsveç, Norveç ve Danimarkalılarla maçlar yapmasından ve hatta Macaristan’a giderek orada da galip gelmesinden dolayı sevinç duyuyorsunuz. Fakat ben sizin sevincinize katılmıyorum. Sevgili ülkemiz Suomi’de Güçlü Fikir, Kaliteli İşler, Büyük Teşebbüsler, Süt Veren İnek, En İyi Yumurta, En İyi Tohumluk Ekin, Kar Gibi Beyaz Bez, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler isimli topluluklar olsaydı çok daha mutlu olurdum. Ben Finlilerin yalnız Macarları değil, Fransızları ve İngilizleri de yenmesini ama bunu sadece futbolla değil bilim, güzel sanatlar, ticaret, sanayi, adalet, ülkenin kalkınmasıyla da yapmasını arzu ederim. Ülkemizin ilerlemesi yolunda verdiğimiz bu savaşta yalnızca futbolcuların kuvvetli kolları ve bacaklarıyla çok ileri gidemezsiniz. Topa kafa vurabilmek için sağlam bir alın gerekir ve en sağlam alın koçta bulunur. Koç kafasının Fin gençliği için övünç kaynağı olacağını sanmam. Sokrat’ın ve meşhur Herkül heykelinin resimlerini araştırıp bulup bunları birbiriyle karşılaştırırsanız Sokrat’ın büstünde bir bilge kafası olduğu gözünüze çarpacaktır. Geniş bir alın; burası beynin olduğu yerdir. Sokrat’ın beyni sanki kafatasının içine sığmıyormuş da dışarı fırlayacakmış gibi görünmektedir. Herkül heykeline baktığınızda eski Yunan efsane kahramanının güçlü ve kaslı bedeni karşısında şaşırırsınız. Bu güçlü bedeni taşıyan ve âdeta bir kütüğü andıran bacaklar, gemi halatına benzeyen kol kasları, geniş omuzlar, geniş bir göğüs kafesi ve manda boynuna benzeyen bir boyun ve küçük bir kafa, dar ve ensiz bir alın. Bütün bunlar güçlü bir bedenin dışavurumudur. Fakat bu kahraman çok akıllı değildir. Muhteşem bir bedeni olan kuvvetli ve kaslı bir adamdır fakat akıl, maneviyat ve
Zaman geçtikçe nesiller sürekli değişiyor. Her nesil, kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler, yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor. Yeni nesillere artık eskimiş, zaman aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uygulanamaz. Eğer gençliğin ruhunu tarım yapılmayan bir tarla gibi kendi haline bırakırsanız, orada yabani otlar ve dikenler biter. Anne ve babalar da çocuklarının kalplerini ve beyinlerini işlemeden kendi hallerine bırakırlarsa, orada da istenmeyen huy ve davranışlar baş gösterir. Aydın olmak, modaya uygun kıyafetler giymek veya kolalı yakalık ve modern şapka takmak değildir. Halk size, iyi bir ücret almanız ve akşamları sözde okuma salonlarında iskambil ve domino oynamanız için okutup terbiye vermedi. Okumuşların hepsi ulusal zekâyı geliştirmek, ulusal vicdanı uyandırmak, ulusal iradeyi güçlendirmek zorundadır. Tarihte öyle milletler gelmiş geçmiştir ki, yiğitlikleriyle, ihtişamlarıyla gözlerimizi kamaştırırlar. Fakat bunlar sonunda, genel bir ahlak bozukluğunun kurbanı olmuşlardır. Ben sizi topluca çürümekten, düşünsel bir uyanışa çağırıyorum! Kitabımın her bölümünün, her sayfasının sonunda okurlarıma şunu hatırlatmak isterim: Hayat yapıcılığına ne zaman başlıyorsunuz? Siz ey bay ya da bayan, hayata borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?
Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki, eskiden beri ‘Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur’ denilmiştir.
Milletlerin kaderini tayin eden ve huzur ve refaha doğru yol almasını sağlayan hadise “milli uyanış” olarak ifade bulur. Milli uyanışa giden yol ise yüksek ahlak, çok çalışmak ve üretmekten geçer ki bu ancak sağlam temellere dayanan bir eğitimle mümkündür. Eğitim sistemini sağlam temeller üzerine inşa edemeyen toplumların kaderi ne yazık ki hüsrandır. Fertlerinin çalışmadan, üretmeden refah içinde yaşamanın yollarını aradığı [genellikle de bulduğu] toplumlar, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını kaybetmekle yüz yüze kalırlar. - Prof. Dr. Karamehmet YILDIZ
Reklam