Demokrasilerde halkın istediğini yapar gibi gözüktüğü doğrudur. Fakat siyasi özgürlük, istediğini yapmak demek değildir. Bir devlette, yani kanunları olan bir toplumda özgürlük, insanların istemeleri gereken şeyleri yapabilmelerinden, istememeleri gereken şeyleri yapmaya zorlanmamalarından ibaret olmalıdır.
Kanunların Ruhu Üzerine Özgürlük, kanunların izin verdiği her şeyi yapma hakkıdır. Şayet bir vatandaş kanunların yasakladığı bir şeyi yapabilseydi, yine çok fazla bir özgürlüğe sahip olmazdı zira o zaman diğer bütün vatandaşlar da aynı güce sahip olurdu.
İnsanları yönetirken aşırı uçlara gitmek gerekmez. Onları yönetmek için doğanın bize verdiği imkânları makul bir şekilde kullanmalıyız. Her türlü ahlâksızlığın sebebi araştırılmalıdır. Görülecektir ki, bunun nedeni, cezaların hafifliği değil, suçların cezasız kalmasıdır.
İnsanların başına utancı bela eden doğaya uyalım biz de ve cezanın en büyük kısmı, cezaya çarptırılmış olmanın utancı olsun.
Ceza almaktan utanç duyulmayan ülkeler varsa, bu durum namussuzları da iyi insanları da aynı cezalara çarptıran tiranlıktan ileri gelir.
İnsanların sırf zalim cezalar yardımıyla zapt edildiği başka ülkelere rastlarsanız, bunun yine büyük ölçüde küçük kabahatler için ağır cezalara başvuran yönetimin uyguladığı şiddetten kaynaklandığından emin olabilirsiniz.
Bir kötülüğü düzeltmek isteyen kanun koyucu çoğu kez sadece verilecek cezayı düşünür. Sadece bu konuya yoğunlaşır, sakıncalarını düşünmez. Kötülük ıslah edildikten sonra görülen sadece kanun koyucunun sertliği olur. Ancak geriye bu sertliğin devlet bünyesinde yarattığı bir kusur kalır. İnsanlar yozlaşır, despotizme alışırlar.
İki tür bozulma mevcuttur: Birincisi, halk kanunlara riayet etmediği zaman; ikincisi ise, kanunlar halkı yozlaştırdığı zaman ortaya çıkar. İkinci tür bozulmanın geri dönüşü yoktur, zira kötülük devanın içindedir.
Sevmeyi sevmek, sonuç olarak, sevginin var olduğu ya da var olacağı fikrinden zevk almaktır ama bu aynı zamanda onun meydana gelmesi için çabalamaktır ve cömertliğin ta kendisidir: Cömert olmak, diyebilirim rahatlıkla, sevmeye ve sonuç olarak harekete geçmeye çabalamaktır. Cömertlik, kine de karşı durur (ve küçümseme- çekememezliğe ve öfkeye, ilgisizliğe de kuşkusuz...), tıpki cesaretin kaygıya karşı durması gibi ya da genel olarak, ruh ye ve kararlılığının güçsüzlüğe karşı durması ve özgürlüğün köleliğe karşı durması gibi…
O halde, cömert olmak sevmeden vermek midir? Evet, eger sevginin vermek için cömert olmaya ihtiyaç duymadan verdiği doğruysa! Hangi anne çocuklarını besliyor diye kendini cömert hisseder? Hangi baba onları hediyelere boğuyor diye kendini cömert hisseder? Çocukları için bunları yaparken (sevgiyle mi? Evet, ama sevgi her şeyi bağışlamaz), kendi çocuklarından daha bahtsız ya da daha yoksul olsalar bile öteki çocuklar için pek azını yaptıklarından kendilerini daha ziyade bencil hissederler... Severken vermek herkesin yapabileceği bir şeydir. Erdem değildir: Etrafa saçılan lütuftur bu, yaşamla ya da sevinçle fazlasıyla dolu olmaktır, mutluluk dolu sevgi gösterisidir, taşan kolaylıktır.
Aklımızda hakikate, sevgiye ya da benzerlerine dair romantik bir tasavvur, yanılsama, görüş ya da imge varsa eğer, bunlar ilerlememizin önüne geçebilecek birer engeldir.
Yanılsama (illusion) sözcüğü Latincede "oyun oynamak" anlamına gelen "ludere" kökünden gelir. Öyleyse kök anlamı oyun oynamak, yani gerçekte var olmayan bir şeyle oynamak anlamına gelmektedir. Gerçek ise, ister iyi, ister kötü ya da kayıtsız olsun, şu an olan, meydana gelendir. Kişi gerçekte olan bitenle yüzleşemediğinde ise bundan kaçış yolu bir yanılsamaya sığınmaktır.
Öyleyse kişi gerçekte olanla yüzleşmek konusunda isteksizse, korkuyor ya da kaçınmak istiyorsa, işte bu kaçınma hali bir yarılsamaya, fanteziye ya da "şu anda olandan" uzakta romantik bir ana sığınmasına neden oluyor.
Kişi, kendi inanç ve şartlarının gözlemini doğrudan etkilemesine izin verirse, gerçekte olana dair gözlem yapamaz. Zira böylesi "şu anda olanı" anlamaktan kaçınma demektir.