Black Lion

“Aylardan Eylül'dü. Her şeyin yok yere hüzünlenmeye başladığı son günler. Kumsal upuzun, geriye kalan beş altı kişiyle yapayalnızdı. Çocuklar artık top oynamıyorlardı, çünkü her nasılsa rüzgâr onları da üzmüştü, öyle ıslık çalar gibi estikçe, çocuklar da oturdular, sonbaharın sonsuz kıyı boyunca gelişini hissettiler. Bütün sosis tezgâhları altın şeritler gibi tahtalarla kaplanmış, uzun, neşeli yaz günlerinin bütün hardal, soğan ve et kokularını kendilerine saklamışlardı. Bu, yaz mevsimini bir dizi tabutun içine çivilemek gibi bir şeydi. Tezgâhlar birer birer kepenklerini indirdi, kapılarına kilit vurdu ve rüzgâr gelip kuma dokundu, Temmuz'un ve Ağustos'un bütün ayak izlerini süpürüp götürdü.”
Reklam
Falih Rıfkı Atay şöyle yorumluyordu: “Bilhassa Rumeli türkülerini söylerken, gözlerinde derin ve onulmaz bir gurbet ve sıla acısı yaşanırdı. Rumeli ve Makedonya topraklarının kır kokularını alır gibi, çocukluğunun dere ve çıngırak seslerini duyar gibi olurdu. Bakışları uzaklaşa uzaklaşa sislenirdi. Bizim içinde olmadığımız hatıralar içine karışır giderdi."
Yemek seçmezdi. Aşçılara özel istekte bulunmazdı. Ne pişirilirse, onu yerdi. Kuru fasulye severdi. "Tadına okulda alıştım" derdi, bıkmazdı. Bamya severdi. Patlıcan kızartma severdi. Karnıyarık severdi, pilava karıştırarak yerdi. Çankaya mutfağında etli yemek ender pişerdi. Biftekmiş, pirzolaymış, bu konuda tek satır hatıra bile yok. Tavuk, hindi kırk yılda bir denir ya, öyleydi. Balığı genellikle İstanbul'da yerdi. Onu da pek aramazdı. Latife'nin kız kardeşi Vecihe'nin hatıralarına göre... "İzmir'e geldiğinde ızgara çipura yaparlardı, topan kefalin tadını severdi, kayınpederi Muammer bey İzmir'den Çankaya'ya çipura gönderirdi." Ekmekten uzak dururdu. Boğazına düşkün değildi, az yemek yerdi. Çok yemeği hem sağlığa zararlı bulurdu hem israf olarak görürdü hem de memleketin nereden geldiğini hatırlatarak "ayıp" sayardı. "Ziyafet sofralarının bol çeşitli yemeklerle değil, bol çeşitli sohbetlerle, bol çeşitli konuklarla ziyafet olabileceğini" söylerdi. Seyahatte değilse, sabahları kahvaltı etmezdi. Öğlenleri bir dilim ekmek ve bir bardak ayranla geçiştirirdi. Ekmeği lokmalar halinde ayrana batırarak yerdi. Bazen ayran yerine limonata içerdi. Meyvelerden kavun ve üzüm severdi. Tatlılarla arası iyi değildi. Sadece gül reçeline hayır demezdi. Conker seviyor diye aşure yaptırırdı, bazen tadardı. Yaz kış, soğuk su içerdi. Dondurmaya bayılırdı. Çocuk gibi gülümseye gülümseye yerdi. Yaz aylarında günde iki-üç defa istediği olurdu.
Gönlü çok zengindi. Abartılı bahşiş verirdi. 1919... Erzurum Kongresi'ne gidiyorlardı. Para ucu ucunaydı. "Ankara'ya kadar yeter mi?" diye sordu. Mazhar Müfit Kansu dayanamadı, "yollarda israf etmezsek belki yeter" deyiverdi. Mustafa Kemal bu ters cevabı beklemiyordu. "Ne demek yani yollarda israf?" diye çıkıştı. Mazhar Müfit o dakikaya kadar zaten kendini zor tutuyordu, fena patladı. "Şuna beş lira buna on lira bahşiş vermemek demek... Konakladığımız yerlerde hizmet edenlere bahşiş verelim fakat, bahşişin miktarını bana bırakın. İki lira verilecek yerde on lira verdirmeyin. Kime verileceğini siz söyleyin, kaç para bahşiş verileceğini ben tayin edeyim" dedi. Mustafa Kemal yaramazlık yaparken yakalanmış haşarı çocuklar gibi uslu uslu "peki" demek zorunda kaldı.