"Sana Tanrı'yı anlatmaya gerek yok, diye düşünüyorum. Sanırım bir fikrin vardır." "Fikirden çok inancım var." dedi Erdem. "Teslimiyetim." "Tahmin etmiştim."
Geçtiği yollardan bir binada kendisine bakan yaşlı bir gözün onda bıraktığı iz kendi yaşlılığını düşündürmüş, o imgeyi de alıp odasının penceresine yapştırıvermişti. Odasına girdiğini, pencereden şimdi durduğu yere baktığını hayal etti. Pencereden bulunduğu yeri izleyen kendisiyle göz göze geldi. Bu oyunu sürdürmek istemedi. Artık bir süre buradaydı. Bir süre burada bekleyecek ve dünyaya buradan bakacaktı.
Şimdi burada, bu geniş bahçenin en ıssız köşesindeki bankta tek başına oturmuş; tüm yabancıların en yalnızı, doğum hastanesinden gelen bebek seslerinin gölgesinde ve doğduğu evin çok uzağında dünyaya ikinci kez gelmiş biri gibi etrafında tanıdık bir şeyler arıyordu.
Yeni bir gün başlıyordu. Bambaşka yeni bir gün. Müzik değişmişti. Yeni sesler, yeni nesneler ve yeni nefesler. Tekrar, dünyaya biraz da buradan bakacağız, sözünü duydu. Ses, suya fırlatılmış bir taş gibi zihninde bir anda belirdi ve ardından "luk" sesiyle suya gömüldü.