Deniz Gezgin'i daha hiç okumadan önce seveceğimden çok emindim, kitaba başladığımda da bu hissimde yanılmadığımı gördüm. Ağzımı bile kıpırdatmıyordum ama sanki bağıra bağıra okuyor gibiydim Ahraz'ı ve Adile'nin hikayesini. Okuyucunun hayal ettiği, görünüşte tatlı Ege kasabasının tuz kokan evlerinde kendi günahlarını kustukları masum ana oğula karşı yaptıkları yüzünden vicdanı bir an bile sızlamayan iki yüzlü insanlar, okuyucunun kafasındaki huzurlu Ege kasabasıyla vurucu bir tezatlık oluşturuyor. Okuması bu yüzden yer yer huzursuz ve boğucu bir roman.
Kitabı üçe bölersem Adile ve Zehra kısımlarını, İsrafil ve Marika kısmından çok daha etkileyici ve iyi buldum. Ortadaki bu kısım hikayenin gidişatı açısından önem taşısa da Adile'nin öyküsünün biraz eksik kaldığını düşünüyorum.
Genel anlamda etkileyici, sürükleyici, yer yer sıkıcı olsa da tümüyle önemli bir kitap. Deniz Gezgin'in bundan sonra YerKuşağı'nı okuyacağım ve sonrasında mitoslarına geçeceğim.
AhrazDeniz Gezgin · Can Yayınları · 20195,7bin okunma
Günler günler öncesinde Ahraz'ın toplamayı bıraktığından bu yana ağır ağır biriken günahları kasabada hiç kimse görmemişti; sokaklarda bir kağıt denizi oluşmuş, yürümek dahi güçleşmiş yine de günahlarını redde kalkmışlardı. Fakat batıyorlardı işte; tıpkı geçmişin çıplak kralı gibi saklandıklarını sandıkları mağarada, içlerindeki karanlığın kapanına yakalanmışlardı nihayetinde.
Pencere önündeki sofrada çaylar bardaklarında soğumuş, lokmalar yarım bırakılmıştı. Sofranın bu hali her şeyin nasıl bir anda nasıl dağıldığını resmeder gibiydi. Yaz kahvaltılarından alınan neşe, sadece turistlere nasip oluyordu. Bazı insanlar dünyaya turist olarak geliyor ve yaşam onların memnuniyeti için debeleniyordu, hassas bir ev sahibi gibi varını yoğunu önlerine döküyordu adeta.