Yeniden onlarla birlikte yaşayabilirim, ama seninle, sizinle, Fransızlarla bütün yaşadıklarımı törenle vatan sunağının üzerine yığıp ateşe vermem koşuluyla. Yurtdışında geçirdiğim yirmi yıllık hayatım, kutsal bir törenle dumana dönüşecek. Ve kadınlar, havaya kaldırdıkları bira kupalarıyla ateşin etrafında benimle birlikte dans edip şarkılar söyleyecekler. Bağışlanmamızın bedeli bu. Kabul görmemin. Onlardan biri olmamın.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Önce, gurbette yaşadıklarına karşı tam bir ilgisizlikle ondan yirmi yıllık hayatını koparıp attılar. Şimdi de bu sorgulamayla eski geçmişiyle yeni hayatını dikip birleştirmeye çalışıyorlar. Sanki kolunun ele kadar dirsekten aşağısını kesip elini doğrudan dirseğe bağlar gibiler; sanki baldırlarını kesip ayaklarını dizleriyle birleştirir gibi.
Yirmi yıl süren yokluğu sırasında İthakalılar Odysseus'tan pek çok anı saklıyorlar, ama ona karşı hiçbir özlem duymuyorlardı. Oysa Odysseus sıla özlemiyle acı çekiyor ve neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordu.
Belleğin, iyi çalışması için hiç durmadan alıştırma yapmaya ihtiyacının olduğu hesaba katılırsa, bu ilginç çelişki anlaşılabilir: Eğer anılar dostlar arasında defalarca ve tekrar tekrar anılmazsa, uçup gider. Aynı ülkeden gelenlerin toplandığı kolonilerdeki sığınmacılar insanın midesini bulandıracak kadar sık olarak, ama böylece unutulmaz hale getirerek aynı hikâyeleri anlatır da anlatırlar. Ama Irena ya da Odysseus gibi memleketleriyle görüşmeyenler, kaçınılmaz olarak bellek yitimine uğrarlar. Sıla hasreti şiddetlendikçe anılardan da o derece boşalır. Odysseus sıla hasretiyle yandıkça, daha çok unutuyordu. Çünkü sıla hasreti belleğin etkinliğini hızlandırıp yoğunlaştırmaz, anıları canlandırmaz, sadece kendi acısına o derece gömülmüştür ki, kendi kendiyle, kendi heyecanıyla yetinir.