Yalnızız romanı için söylenecek ilk şey, insanın ruhsal dünyasını adeta bir ayna gibi yansıtmasıdır. Hikaye; kalabalıklar içinde yapayalnız kalmış, ruhu daralmış insanların dünyasını anlatıyor. Özellikle başkarakter Samim’in, gerçek dünyadan kaçıp sığındığı o hayali "Simeranya" ütopyası, eminim her okura "Keşke ben de orada olsaydım" dedirtecektir. Safa, karakterlerin kafasının içinden geçenleri öyle bir anlatıyor ki, bazen yazarın sizin en gizli duygu ve düşüncelerinizi bildiğini sanıyorsunuz.
Kitabın en sevilecek yanı, duygularımızı ve çelişkilerimizi çok sahici bir şekilde işlemesi. Özellikle Meral’in yaşadığı o "ne oraya ne buraya ait olma" hissi, bugün bile pek çoğumuzun yaşadığı modern bir sancı. Doğu ve Batı arasındaki o bitmeyen çekişmeyi teorik bilgilerle değil, karakterlerin acıları ve aşkları üzerinden anlatması kitabı gerçekten sürükleyici kılıyor. İnsan ruhunun karanlık köşelerine ışık tutan bu roman, bittiğinde sizi kendinizle uzun bir sohbete zorluyor.
Dürüst olmak gerekirse, kitabın herkesi saracak bir macera romanı olmadığını da söylemek lazım. Bazı bölümlerde karakterlerin sayfalar süren uzun felsefi konuşmaları veya yazarın "bakın doğrusu bu" dercesine araya giren öğretici tavrı, okuma hızınızı biraz yavaşlatabilir. Ancak bu küçük "ders verir gibi" kısımları bir kenara bırakırsanız, Yalnızız aslında hepimizin içindeki o derin boşluğa dokunan, çok sarsıcı ve zamansız bir başyapıt. Kesinlikle bir şans vermeye değer.