onur erdal

Puan vermedi·160 syf.··
2026 3. kitabı
Öncelikle Kent Haruf'u tanımak gerekiyor. Bu romanı yazdığı sırada ölümcül bir akciğer hastalığıyla mücadele ediyordu. Ömrünün sonuna geldiğinin ve bu kitabın onun son eseri olacağının tamamen farkındaydı. Haruf, romanı 60 günde tamamladı. Yazarken nefes almakta güçlük çekiyor, oksijen tüpüne bağlı yaşıyordu. Romanı yazdıktan sonra vefat etti. Kitap ise, o öldükten kısa bir süre sonra yayımlandı. Kent Haruf, kendi hayatının sonuna bakarken, Addie ve Louis aracılığıyla şu soruyu sorar: "Başkaları ne der diye düşünerek yaşamak, geri kalan kısa zamanımıza değer mi?" Ölümün soğukluğuna karşı, bir başka insanın sıcaklığına ve sesine duyulan o temel, insani ihtiyaç her şeyin önüne geçer. Haruf, ölmek üzere olan bir adamın bilgeliğiyle, elalem ne der korkusunun ne kadar boş olduğunu vurgular. "Ve sonra bir de gece var. En kötüsü de o, değil mi?" Ruhların Sonbaharı, trajik bir sonun eşiğinde yazılmış olmasına rağmen şaşırtıcı derecede huzurlu ve akıcı bir kitap.
Ruhların SonbaharıKent Haruf · Dedalus Kitap · 20261,201 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bir insanın var olması için görülmesi mi gerekir?
Puan vermedi·72 syf.··
2025 19. kitabı
Nora Kitap’tan okudum. İçerisinde 5 öykü var. Palto, bir delinin güncesi, burun, neva caddesi ve fayton. Burun ve palto öykülerini sevdim ama palto cidden etkileyici bir öykü incelemem de bu öykü üzerinden olacak. Gogol'un Palto’sunu günümüz dünyasıyla kıyasladığımızda, aradan geçen yaklaşık 180 yıla rağmen dekorun değiştiğini ama senaryonun aynı kaldığını görüyoruz. İnsan doğası, hiyerarşi tutkusu ve görünür olma arzusu neredeyse hiç değişmedi. Bugünün paltosu son model bir akıllı telefon, lüks bir araba veya sosyal medyadaki takipçi sayısıdır. İnsanlar bugün de kişiliklerine, erdemlerine veya yeteneklerine göre değil tükettikleri markalara ve sahip oldukları nesnelere göre değer görüyorlar. Akakiy'in paltoya duyduğu o hastalıklı arzu, günümüzün tüketim çılgınlığı ile birebir aynı. Akakiy bugün plaza ofislerinde, devlet kurumlarında, kimsenin yüzüne bakmadığı, sadece işi düştüğünde hatırladığı sessiz çalışandır. Akakiy yeni paltosunu giydiği an, silik kişiliği parlar. Ofistekiler onu ilk kez fark eder. Toplum, insanın ruhuna değil, üzerindeki kumaşa, statüye saygı duyar. Palto, Akakiy'e ödünç bir itibar sağlar. Akakiy paltosunu çaldırdıktan sonra yardım istemek için gittiği "Önemli Kişi", Rus bürokrasisinin ve hiyerarşinin kibrini temsil eder. Generalin Akakiy'i azarlayarak kovması, aslında onu ölüme terk etmesidir. Öykünün sonlarında hayatta iken sesini çıkaramayan, hakkını arayamayan Akayiy, ölümünde bir intikamcıya dönüşür. Hayaletin, generalin ve yüksek rütbelilerin paltolarını çalması, bu dünyada sağlanamayan adaletin öteki dünyadan gelen bir müdahaleyle sağlanmasıdır.
PaltoNikolay Gogol · Tutku Yayınevi · 201746,3bin okunma
Kirpi Mesafesi
Puan vermedi·128 syf.··
2025 17. kitabı
Schopenhauer'in kirpi alegorisi der ki: Soğuk bir kış gününde birkaç kirpi ısınmak için birbirine yaklaşır, ama birbirlerine çok yaklaştıklarında dikenleri birbirlerini acıtır. Uzaklaştıklarında ise üşürler. Bu yüzden aralarında tam ısınabilecekleri ama canlarının da yanmayacağı bir "mesafe" bulmak zorundadırlar. Kitap boyunca toplumun bireyleri kalıplara sokma arzusu göze çarpar. Kimin nasıl yaşaması gerektiğini toplum belirler; kim görünür olacak, kim görünmeyecek... Sorgun’un hem fiziksel hem psikolojik deformasyonu, toplumdan dışlanışı, onun insanlara yakınlaşma arzusunu bastırmasına neden olur. Kirpi metaforundaki “dikenler” Freudyen anlamda birer savunma mekanizmasıdır. Kimi karakter için bu savunma, alaycılık; kimi için mesafe koymak; kimi için ise görünmez olmayı tercih etmektir. Ancak tüm bu savunmalar, anlaşılmak ve sevilmenin üstünü örtmektedir. Temas acıtır, ama temas olmadan da iyileşme olmaz.
Kirpi MesafesiHakan Akdoğan · Eksik Parça Yayınevi · 2019436 okunma
9/10
·382 syf.··
2025 16. kitabı
Hayri İrdal’ın ağzından dinlediğimiz hikâye, sıradan bir adamın, sıradan olmayan bir saçmalığın içinde nasıl yükseltildiğini anlatır. Kurum yokken kurulur, gerekçesi yoktur ama saygı görür. Ahmet Zamani gibi yaşamamış bir figürün etrafında yaratılan efsane, halkın gözünü boyamak için uydurulmuş sahte bir tarihtir. Bugün de benzer yapılarla karşılaşıyoruz: temeli olmayan, ama itibarı büyük projeler; içerikten çok imaja yatırım yapan organizasyonlar; idealler değil, hikâyeler satan insanlar. Enstitü, ilk bakışta zamanın düzenlenmesi gibi “masum” bir amaçla ortaya çıkar. Ama kısa sürede, kendi çıkar ağını kurar. Belediyeden adam çekilir, eş dost yerleştirilir, herkes payına düşeni alır. Tıpkı bugünün kimi kurumlarında olduğu gibi, liyakat değil sadakat öne çıkar. Hayri İrdal, bu yapının içinde ödüllendirilir; çünkü sorgulamaz, çünkü uyum sağlar. Ama işler, çalışanların çıkarına döndüğünde örneğin konut meselesi gündeme geldiğinde o “kurum sevgisi” yerini hızla kıskançlığa ve dirence bırakır. Burada yalnızca bir kurum değil, insan doğasını sorgulanır: menfaatler ortaksa dostuz, çıkarlar çatıştığında hemen düşman oluruz. Enstitü kapanınca herkes Hayri’ye sırt çevirir. Ama yeni bir fırsat doğduğunda yine aynı insanlar, aynı çıkarlarla geri döner. Bu döngü, günümüzde de geçerli: kamuoyunda parlayan bir proje varsa herkes destekçidir; ama kaynaklar tükenince ilk kaçanlar da onlar olur. Sahte bir kurumu gerçek kabul eden toplum, sahte insanları da kolayca kahraman yapar. Ve en sonunda gerçek olan sadece şu kalır: İnsan, çıkarı neredeyse oradadır. Ahlak, değer, sadakat gibi kavramlar çoğu zaman sadece vitrindir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, yalnızca geçmişin değil, bugünün de romanıdır.
Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 202353,1bin okunma
Bazen en büyük düş,biri tarafından gerçekten görülmektir
Puan vermedi·120 syf.··
2025 14. kitabı
Rachel Ingalls’ın Bayan Caliban’ı, aslında bir kadının içten içe boğulduğu dünyaya attığı sessiz bir çığlıktır. Görünürde evli, kibar, düzenli bir hayat süren Dorothy, kocasının ihanetine ve toplumun daraltıcı sınırlarına sıkışmış, görünmeyen bir yalnızlıkla sarılıdır. Kadın olmak, çoğu zaman susmaktır. Kabul etmektir. Beklemektir. Başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmadan yaşamaktır. Dorothy, bir sabah mutfağında, bir canavarla karşılaştığında ilk kez nefes alır. Ama bu canavar, korkulacak bir şey değildir. Aksine, insanın bozulmamış yanını temsil eder. Larry, nefreti, yargıyı, beklentileri bilmeyen bir varlıktır. O, belki de Dorothy’nin özlemini duyduğu şeyin, şefkatli, yargısız, dokunur gibi duran bir özgürlüğün cisimleşmiş hâlidir. Bir kadının içsel haykırışının ete kemiğe bürünmüş hali. Ve o haykırış, hepimiz için tanıdıktır. Çünkü bizler de bazen hayatımıza dışarıdan biri girse, bizi anlayan, dinleyen, gerçekten gören biri gelse diye bekleriz. Dorothy’nin Larry’ye duyduğu aşk, bir kaçış değil sadece. Bir özlem, bir kurtuluş, bir keşkedir. O ilişki, insanın içine sıkıştığı kimliklerin, rollerin, suskunlukların dışına çıkma arzusudur. Dorothy, tıpkı bizim gibi, ne kadar uzağa koşarsa koşsun, gerçeklerden tam olarak kurtulamaz. Çünkü gerçekler, bizim dışımızda değildir. Bizim içimize yerleşmiş, yumuşak bir karanlık gibi yaşar. Larry’nin dünyası ne kadar çekici olursa olsun, sonunda kaybolur. Tıpkı düşler gibi. Tıpkı umut gibi. Tıpkı sevgi gibi, eğer yaşatmazsan... Ve Dorothy yalnız kalır. Başta da yalnızdı, sonunda da yalnızdır. Ama bu sefer yalnızlığı bir tür farkındalıkla sarılmıştır. Artık başka biri olmuştur. Belki hâlâ mutfağında yemek yapıyordur ama yüreğinde yeni bir dokunuşu taşıyordur. Artık başka türlü susuyordur.
Bayan CalibanRachel Ingalls · Jaguar Kitap · 2020313 okunma