Yüzüne daha dikkatli bakıyordu şimdi, onu anlamak, anlayabilmek istiyordu. Sonra onunla artık içten olmaya karar verdi ve konuşmaya başladı. Ama daha ilk sözcükler dudaklarından döküldüğünde, soğuk bir havada pırıl pırıl, kırılgan buz kristallerine dönüşen şişman su damlacıkları gibi duygudan yoksun oluşları, içtensizlikleri, bayağılıkları yüzüne çarptı adamın ve canını acıttı engelleyemediği bu akış.
Kızın suskunluğunun gerçek nedeni, hüzünlü oluşu muydu, çoğu zaman yaptığı gibi kendisini bir süre çevresinden soyutlayarak yalnızca kafasının içinde yaşaması mı, kadının anlattıklarıyla ilgilenmemesi mi, kendi sorularının yanıtlarını yine kendisi bulmaya çalışması mı, kapıcı kadının onu rahatsız eden, düşünceleriyle tek başına kalmasına izin vermeyen, oylumlu ve ürkütücü varlığından bir an önce kurtulmak istemesi mi yoksa, bunu bilmek olanaksız.
Öyle ya, oraya buraya atılmış bu birkaç eşya, "yaşamım" diye adlandırdığın yapboz oyununu oluşturan parçalardan başka nedir ki? Onların dışında bir yaşamın yok, ne burada ne başka bir yerde.
Ve sen, sevdiğim, nefret ettiğim, her an ayrıldığım, her an birleştiğim, en yumuşak ve en acımasız, en yakın ve en uzak, sonsuzcasına kaçtığım ve dönmeye zorunlu olduğum sen: Gerçeğin yalana, yalanın gerçeğe dönüştüğünü, zaman ve mekan duygusunun sekteye uğradığını, geçmişle geleceğin birbirine karıştığını, gece ve gündüzün sınırlarının ortadan kalktığını, söylenenlerin söylenmeyenleri anlattığını, aydınlığın karanlığa aktığını göreceksin.