Türk Edebiyatı'nın en iyi 100 romanı listesinde 10. sırada yer alan
bir eserdir Puslu Kitalar Atlası.
17.yy Osmanlı İstanbul'unda (onun deyişine göre
"Konstantiniye'de) geçen bu hikayede
Bünyamin ve babası Uzun Ihsan Efendi'nin başına gelenleri
okurken onlara eşlik eden karakterleri de görüyoruz: Arap İhsan, Hinzıryedi, Ebrehe, Zülfiyar, Kubelik, Vardapet, Alibaz (Efrasiyab).
Dünyayı dolaşıp keşfedecek cesareti olmayan içtiği uyku ilacıyla uzun uykulara dalıp, zihnindeki düşlerle bir atlas yazan Uzun ihsan Efendi ve kendi menfaati için yeni bir düzen hazırlayan ve Bünyamin'i planlarıyla sınayan Ebrehe hikayenin akışını şekillendiriyor.
Uzun ihsan Efendi'nin oğlu Bünyamin'in lağımcılar odasına
girmesiyle, babasının ona Puslu Kıtalar Atlası'nı verip, "git benim göremediklerimi gör" demesiyle Bünyamin'in düş mü gerçek mi olduğu idrak edilemeyen hikayesi başlar.
Okurken o kadar ilginç olaylara şahit oluyoruz ki hayal
gücümüzün sınırlarını zorluyoruz.
Ünlü filozof Rene Descartes eserde Rendekar adıyla var olarak
"Düşünüyorum öyleyse varım" sözüyle okuyucu düşündürerek
"hayal ediyorum öyleyse varım" mesajıyla da bizi hayallerimiz
kadar var olduğumuz düşüncesine sürüklüyor.
İnsanın varlık arayışını çok iyi anlatıldığı bu eserde yazarın
kalemine, kurgusuna, olay örüntülerine bayıldım. Bunun yanı sıra İstanbul sokak ve yapılarının tasviriyle de bize mini eski İstanbul gezisi yaptırıyor.
Öyle bir kitap ki ne ararsanız var içinde! Tarih, coğrafya, felsefe, hikaye, masal...Her şeyden biraz var ama geri kalan bölümü sizin zihninizde ilmek ilmek örülüyor. Arap Ihsan Efendi mesela. Bir göründü sonra kayboldu, kaybolan bölümü zihninizde tamamlamaya devam ediyor, onunla yolculuğa çıkarken buluyorsunuz kendinizi. Aynı zamanda hikayeyi okurken kendinize "Gerçekten var mıyız hayatta? Neye