"Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur"
Yüzyıllardır insanlar olarak doğuyor büyüyor gelisiyor olgunlaşıyor yaşlanıyor ve ölüyoruz. Değişmeyen tek şey tarihi her çağda tekerrür ettirmemiz. Kimi zaman dini konularda kimi zaman parada kimi zaman kanımıza giren pohpohlanmış sozler ve vaatlerle ve yine kimi zaman da milli damarlarimizla mümkün kılıyoruz bunu. Güçlü hitap ve bas döndüren cafcaflı konuşmalar o kişiyi kurtarıcı yapıyor gözümüzde. Evet evet, tam da soyledigim gibi: Yüzyıllar da gecse biz hep bir kurtarici ariyoruz. Haklarimizi biri savunsun, biri bizim beynimiz olsun. Biz beynimizi devre dışı bırakalim, sorgulamadan emirleri gerçekleştirelim ve guce de huzura da erişelim. Çünkü "niyesini" "nasilini" sormaktansa sorumlulugu birine vermek daha kolayimiza gidiyor.
Son ada tam da guc ve prestij hayallerine kapilip boş vaatlere inanmak (isteyen), yillardir insanlarin kesfedemedigi dünyanin o karmasasindan uzak adayi daha fazlasini isteme çılgınlığı yüzünden mahveden insanlari anlatiyor. Ya da diger bir yandan kendimizi kendimizle yuzlestiriyor. Biz nankör insanlar elimizdekiyle yetinmekten zevk almayi ve şükretmeyi degil, gücü elinde bulundurmayi tercih ediyoruz. Gücü huzura tercih ediyor ya da huzurun güç ile gelecegini düşünüyoruz. Kimi zaman bu yolculukta bizi uyaranlar elimizdeki tek gercek şeyi, insani duygulari hatirlatanlar ise hayallerimizden uyandiriyor adeta bizi. Sevmiyoruz bunu. Çünkü kitapta da geçtiği üzere yalan bir hayale kapılmak çarpıcı gerceklerden daha cazip geliyor belki de. Yolun sonunda dogayla, hayatla, dünyayla oynadigimiz bu kumari kaybettigimizde uğrayacagimiz hayal kirikligini ve utanci umursamadan yaşıyoruz "an"ı. İlk haksızlıkla ses cikarmiyor, kendimizi bos safsatalarla kandiriyoruz. Sonra bir gun o haksizliklar