Ne de iç ısıtan bir kitaptın sen Sarıyaz...
Bir kitapta beni en çok büyüleyen, yazardan en çok beklediğim şey türü ne olursa olsun o kitabın benim içime işlemesidir. Karakterler bana dokunsun isterim, ayni zamanda ben de elimi uzattigim an ona erişebileyim. Bizden olsun mesela. Dört dörtlük olmasin, çektiği acılar olsun akşamları dört duvar arasina girdi mi baş gösteren ama gün ışığında insanlardan gizlenen. O da bir şarkı sözüne yıllarını sığdırsın, sarhoş olsun bazen gevezelik etsin bazen darılsin isterim. Sevmem öyle "tipik" karakterleri. Tipik miyiz oysa biz? Türlü türlü huyumuz suyumuz yok mudur? Ayni meşhur sembol gibi, ruhumuzdaki beyazimizin icinde siyah siyahimizin icinde beyaz iliştirilmemiş midir oysa?
Karakterler de arkadaşım olmalidir ayni zamanda. "Keşke gerçek olsaydin" diyebilmeli, bu kocaman ama aslında yalniz olan dünyada yalniz olmadigimi hatirlamaliyim onlar sayesinde. Filanca yerde filanca zaman da tıpkı gerçek bir dost gibi düşmeli aklima da aramizda aslinda gerçeklik ve sanallik degil de, sadece kilometrelik yollar varmis ve cok da cabuk aşılırmış gibi hissedebilmeliyim.
Son yıllarda ne yapay kitaplar okuduğumu farkettim. Ne de "super kahramandı" herkes ve ne de mutlu bitiyordu her şey. Her seye erişim mumkun ve sevgi nasil da siradandi. Gunesin batisi betimlenmiyor, bir cocugun kahkalarini yahut alamadigi oyuncaklara bakarken içi giden yüz ifadesini kafamda canlandiramiyordum. Cocukluğumdaki Aziz Nesinleri, Kemalettin Tugculari, Muzaffer İzguleri hatırladım sonra. Bir zamanlar "an" i yaşamanın değerli oldugu, zamanın daha telasesiz aktigi gulmelerin daha samimi ağlamalarin daha gercek bir seye erismenin daha kıymetli oldugu zamanlari yazanlari. Yil 2021 de olsa ayni o karakterlerle bulusmak istiyordum. Kitap ister 1960 i ister 2000 leri anlatsin