İnsan hakikate talip olmadan, bu uğurda bir araba dolusu soru sormadan evvel, olası cevapları kalbinde tartmalı; fırtınalara, tufanlara, tabiatın cümle mücazatına hazırlanmalıydı. Bilmek çünkü, ağılı bir cezaydı.
Hayatlarımız, şımarık turistlerin küçük kaçamaklar için uğrayabileceği sayfiye yerleri değil, beyefendi. İnsan kalamayacağı yerlere gelmemeli, tutamayacağı sözler vermemeli. Sahip olmadığı şeyleri, aşkı mesela, onun için her şeyden vazgeçmeye hazır birine vaat etmemeli. Umursamadığı bir kalbin kapısını, sırf meraktan çalmamalı insan.
Bir boşluğun yeri sancıdı. İlahi hüküm gibi kati, tabii afet gibi yıkıcıydı. O an dünyaya bir duygu olarak gelsem, baştan ayağa hasret olurdum. Özlüyordum. İçimde yarım kalmış bir yer vardı; kalan yarıma karşı iştiyak duyuyordum. Ama neydi o yarım, nasıl tamamlanırdı, işte orasını bilemiyordum. Kalbimdeki boşluktan içeri dolan kimin, neyin özlemiydi? Annemin mi, sabık sevgilimin mi, kadrini bilemediğim gençliğimin mi, elimden kaçıp gittiğini hissettiğim hayatımın mı, olmak istediğim benle olduğum ben arasında kaybolmuş kendimin mi? Neyin?