Başka bir hikayeye kaçmak, kendimizin de bir hikaye olduğumuzu hatırlatır; yakalanmamış, sınırlanmamış, kaderi önceden belirlenmemiş, tek bir cinsiyet ya da tutkudan ibaret olmayan. Kendinizi hem kurmaca hem de gerçek olarak okumayı öğrenmek ise özgürleştiricidir – enerji ile kütle arasındaki farktır. Kütle, sevilen nesnedir –dokunabildiğimiz ve hissedebildiğimiz dünyadır– ama kütle aynı zamanda kendimizde ve diğerlerindeki boş ağırlıktır.
Okumak bir maceradır. Maceralar meçhul hakkındadır. Ben ciddi şekilde okumaya başladığımda hem heyecanlanmış hem de rahatlamıştım. Edebiyat, aşina olmama ve tanımamanın bir karışımıdır. Bu hal bizi her yere götürebilir – zamandan ve uzamdan, yerküreden, asla bizim gibi olamayacak insanların hayatlarından, hiç hissetmediğimiz kederin can damarından, işleyemediğimiz suçlardan geçeriz.
Oysa hikayenin tuhaf dünyasının daha derinlerine seyahat ettikçe hissettiğimiz şey, anlaşılmış olmaktır; ki düşünürseniz garip, çünkü okulda öğrenme okuduğumuz şeyi anlamamız temeli üzerine kuruludur. Oysa aslında bizi anlayan hikayedir (ya da şiir).
Kitaplar bizi gerisin geri, kendimize okur.