“Çalışma azmi gitgide sönmüş ve zihni verimsiz düşlerin hayal dünyasında yitip gitmişti;bu düşler merkezine daima Liebmann’ı oturtuyor ve güçsüzlüğünden dolayı yaşamında asla erişemediği binlerce biçim ve kazanımla gözünü boyuyordu.O da böylece ağır ağır çökmeye ve avarelik yapmaya başlamıştı.”
“Acısını parçalara bölmeye başlayınca gitgide sakinleşti.Ancak yine en derin ıstırabın verebileceği feci bir soğukkanlılıkla parçaladı acısını.Yazgısıyla böylesine yapayalnız mıydı?Binlerce insanın aynı yazgıyı paylaştığını,yaşamında meydana gelen şeylerin her gün yaşanan bir trajedi olduğunu biliyordu,ama yine de daha önce kimsenin bu acıyı böylesine keskin hissetmediği duygusuna kapılıyordu.Şu dünyada ne çok avare vardı!”
“Daha fazla ilerlemeye cesareti yoktu,çünkü ölünün gözlerinden kaçıyordu;kanlı bir paçavraya dönüşmüş halde karanlıkta alay edercesine duran kendi üniformasını görmek,bu işaretlerden ölümün sezgisini algılamak istemiyordu.
Cebindeki onur nişanını bir papaz gibi inançla sımsıkı kavradı.Bu onun sevinç çığlığı,feryadı,umuduydu.”
“…öyle ya,kim dönüp kendi gölgesine bakardı ki?Gölgesinin sadakatle sürünerek ve sessizce adımlarının arkasından geldiğini hissederdi insan,bazen bilincine varmadığı bir dilek gibi önünden acele ettiğini de bilirdi,ama gölgenin parodi yaparcasına aldığı biçimleri gözlemlemeye ve bu çarpıtılmış şekillerin içinden kendi varlığını seçmeye çalışması çok nadirdi.”