HOYRATLIK CIZIRTISI
İçindeki her eşyanın, sanki ebedî bir sükuta büründüğü; âdeta heykel gibi sessiz ama estetik bir hâl aldığı; tüm bu lisân-ı sükûtiliğine rağmen, lisânıhâlleriyle tıpkı pandomim yaparcasına da konuştuğu ve sesi kısılmış bu çığlıklar meşherinin sıvası dökülmüş dört duvarını üstten kapaklayan “örümcek bağlamış tavanı” ile, tahtakurularına mesken olmuş ahşap zemini arasında sıkışıp kalmış, küçük ve şirin bir oda tasavvur ediniz... Şimdi de, küçük ve kapalı bir mukavvayı tahattur ya da tedâî eden/ettiren bu sevimli odanın kapısıyla kapı komşusu olan duvarına, kahverengi borularıyla temas eden ve aile efradını soğuk kış günlerinde etrafına toplayan bir “fırınlı soba” hayal ediniz... Modernitenin evlerimize soktuğu ya da değişen ve farklılaşan hayat şartlarımızın, yuvalarımıza/hanelerimize “leylî misafir” olarak davet edilmesiyle tanışıklık yaşadığımız kalorifer ve doğal gaz gibi, odalarımızın hepsine kadar sirayet eden ince boru ve petekleri olmasa da; içinde patates haşlayıp, sıcağında kestane pişirdiğimiz; aile efradının karnını besleyen nimetlerin, yemeklerimizin, yemek sonrası yudumladığımız çaylarımızın ana malzemesi olan suyu, o aziz nimeti üzerinde ısıtıp kıvama getirdiğimiz soba; tek bir odada ikamet edip, aileyi mıknatıs gibi etrafına toplaması itibarıyla, gönüllerimizde eşsiz ve nostaljik bir yere sahip olsa gerektir...
İşte böyle otantik ve nostaljik bir eşyanın; üşüyen bedenimizle beraber, sohbetsizlikten buz kesmiş ruhlarımızın yalnızlık buzlarını da ısıtan sobanın cayır cayır yanan ateşinde; içi belki yarım, belki de lebalep su ile dolu bir bakır güğümün kurşuni rengine, suyun kaynamasıyla birlikte karışan kızgın, öfkeli ve başı dumanlı alev rengi de eklenince, güğümden öyle bir ses çıkar ki; kamışlıktan ayrılmış neyin inlemesi mi örnek