Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı
gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri saşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Sokrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım daha bir sürü incir daha vardı, Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum.
Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.
Size yabancı bir biçimde seviyorsa sizi, sevgiye inanmazlık edersiniz; ezberinizin dışındaki sevgileri de anlamaya eğitmemişseniz yüreğinizi, nasıl anlayacaksınız sevildiğinizi?
"Başka türlü" sevildiğinizi?
Sevgi ve aşk konusundaki sorunlarımızın birçoğu bu konulardaki ezberlerimizi bozamamaktan gelir.
Size yabancı bir biçimde sevin.
Bakın bakalım, nasıl oluyormuş?
Yalnız doğarız, yalnız yaşarız ve yalnız ölürüz. Tekbaşınalık bizim doğamızda var, ama farkında değiliz. Farkında olmadığımız için de kendimize yabancı kalırız ve tekbaşınalığımızı harika bir güzellik ve mutluluk olarak görmek yerine yanlış anlar, yalnızlık sanarız.