“ Ayrılmamızdan bu yana iki sene geçti, ama hâlâ onu anıyor, onu düşünüyorum.
Neyini mi özlüyorum? Her şeyden çok onunla yaşanacak geleceği özlüyorum. Daha doğrusu henüz bilmediğim ve onunla keşfetmek istediğim şeyleri özlüyorum. Birlikte yaşayabileceğimiz her seyi özlüyorum…”
Onu sevmek, değişmek veya sadece bunları denemek bile senin kendi dengelerini yıkman anlamina geliyor. Kendi dünyani, küçük bir stüdyo gibi inşa etmissin ve tüm duvarları yıkıp onu daha büyük bir ev haline getirmek işine gelmiyor. Elinde bir kutu ve bu kutunun da belli boyutları var. İşte sen hayattan ancak bu kutunun içine sığdırabileceğin kadarını alıyorsun. Gözüne daha büyük ve daha ağır görünen her seyin gitmesine izin veriyorsun. Ne kadar basit, degil mi? Sana önerilen hayati yasamayi ve ona ayak uydurmayı reddediyorsun, ancak o hayat senin kutuna sığacak hale gelirse yaşanılır sanıyorsun. Kutuları kırmayı öğrenmelisin
Hayatıma yeni yeni tanımaya başladığım bir sürü insan girmişti, bu insanlar benim iç dünyamı değiştirme, bana yeni düsünceler önerme gücüne sahipti, böylece ben de yeni öğrendiğim yollarla düsünüp ona göre davranmaya başlamıştım.
Babam, gençlik yıllarımda her ne kadar karın ağrım olduysa çocukluğumda da boyun tutulmam olmuştu. Çünkü onun bir bakışını görmek, bir sözünü ya da basit bir cevabını duymak için başımı hep yüzüne doğru kaldırırdım. Ama onun tepkisi her zaman bastan savma olurdu: hafifçe başımı okşamak, yanağıma bir çimdik atmak gibi, onun için yaptığım resimlerse çarçabuk dolabin çekmecesine atılıverirlerdi. Daha fazlasını yapamazdı çünkü sadece benim acılarımdan, ihtiyaçlarımdan, isteklerimden değil kendininkilerden de habersizdi. Duygularını anlatmaya, onları göz önünde bulundurmaya hiçbir zaman alışamamıştı.
İşte bu yüzden hiç yaşamadı diyorum, oyundan çekildi.