Her şey insanın kendine "kimim ben?" diye sormasıyla başlar.
Soru basit, klasik, hatta sıkıcı biliyorum.. Ama cevap yok!
Cevaplar karışık, üstünkörü, gelişigüzel çünkü.. Kimse bilmiyor ki kim olduğunu. Yaşayıp gidiyoruz işte bir şekilde, ne demekmiş ben kimim, ne için varım ve ne uğruna yaşayacağım bundan sonra? insanın kendine nitelikli sorular sorup cevaplar aramaya çalışması lüzumsuz bir akıl karışıklığı gibi geliyor.
Ancak benim için bu kaçınılmaz bir arayış. Çünkü formüllerle çalışmaya alışmış aklım yaşamaya başlayabilmek için bana formülü hazırlamam gerektiğini söylüyor. Büyük soru ise şu ben kimim ve tüm bunlar ne için?
Bence hayatın en güzel yanı sanırım hiçbir şeyin garantisinin olmaması... Hep akıyor, hiç durmuyor. Olmaz dediğin şeyler oluyor, olur dediklerin bir bakıyorsun çoktan gitmiş, bitmiş bile. Seviyor dediklerin sevmemiş, kızıyor dediklerin hep sevmiş, kollamış seni... Mükemmel değil mi sence bu? Hiçbir şeye güvenemem derken aslında her şeye bütünüyle güvenmek zorundasın.
Bazen yorulmuyor değil insan ya da pes edesi gelmiyor değil. Ama bu hisse alışkınım ve şimdiye kadar da hiç pes etmedim. Ne zaman ters gitse hayatında bir şeyler, içinde anlatamadıkların birikir, sonra da gözlerinde yaşlar birikir. Ve her şeye ve tüm olanlara rağmen devam edesin gelir.
Her birimizin önüne konan hayat planı 25 yaşına kadar okullara gidip eğitilmek. Sonuç ne peki? Ülkesi dışında hiçbir ülkeye gidememiş, anadili dışında hiçbir dil konuşamayan biri olmak. Bunlar bir yana yıllarca süren eğitimlerden sonra işe girememek. Peki tüm bunlar ne için? Dünyada doğup dünyayla iletişime geçemeden, gidip konuşamadan, gezip göremeden kendi sokağımızda doğup büyüyüp ölmek için mi?