Avrupa’da 18. yüzyılda fırtınalar estiren bilim devriminden çıkarılacak bir ders varsa o da şuydu: Doğada geçerli olan yasalar her şeyi kuşatıcıydı ve her yerde aynıydı. Newton’ın elmasını daldan kafasına düşüren kuvvet, gezegenleri yörüngelerinde döndüren kuvvetle aynıydı. Kalıtımın da evrensel bir yasası varsa eğer, bezelyelerin yaratılışlarını nasıl etkiliyorsa, insanların yaratılışlarını da muhtemelen öyle etkiliyordu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Darwin’in maymunsu atalardan türemiş olma ihtimalinden rahatsızlık duymamış olması, bilimsel yürekliliğinin bir göstergesidir. Fakat onu rahatsız eden başka bir şey vardı ki, o da bilimsel dürüstlüğünün bir göstergesidir: Darwin, teorisinin iç mantığında “çok geniş boşluk” görüyor ve bunu doldurmak istiyordu. O boşluk kalıtımdı.
Darwin’in tehlikeli dehasının özünde, doğayı sabit bir olgu olarak değil, bir süreç, bir hikaye, bir tarih olarak ele alabilme becerisi yatıyordu. Mendel’le paylaştıkları bir beceriydi bu. Her ikisi de tutkulu birer doğa gözlemcisiydi. Ve her ikisi de aynı soruyu farklı açılardan kendi kendilerine sormuşlardı: Doğa bugüne nasıl geldi? Mendel’in sorusu mikro düzeydeydi: Bir canlı, bilgiyi yavrusuna tek bir kuşakta nasıl aktarıyordu? Darwin’in sorusuysa makro düzeydeydi: Canlılar bilgileri yavrularına aktarırken, binlerce kuşak içinde nasıl başkalaşım geçiriyorlardı? Zaman içinde iki sorunun cevabı aynı kapıya çıkacak, modern biyolojinin en önemli sentezini ve kalıtımın en güçlü açıklamasını oluşturacaklardı.
Hepimiz o ilk günahın bedelini taşıyorduk - çok uzak bir atamız çok uzak bir bahçede baştan çıkarıldığı için değil, Adem o meyvenin tadına bakarken hepimiz orada olduğumuzdan ve hepimiz o meyvenin tadına bakmış olduğumuzdan.