Düşüncelerden kaçmak için nizasız ve fasılasız bir biçimde bir şeylere sarılıp duruyoruz. Biriktirdiğimiz insanların ağırlığı altında ezildikçe, daha çok köşemize çekiliyoruz. Dünya sanki bize karşı kötülük dayanışmasına girişmiş gibi hissederiz.
Pascal şöyle diyor: “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir" bu söze üstünkörü, istemsiz, sayfaları kurcalarken denk geldim. Gerçekten de mesele bilmemek. Eğer odamda; sessizce ve tek başıma nasıl durulacağını bilseydim, sorun kalmazdı. Bilemiyorum da. Bazen de insan bilmek istemez. Kendini cehaletin sıcak ve şefkatli kollarına bırakmak ister. Çünkü bilmenin vereceği yükün altında ezilmeyi göze alamaz. Sonuçta bilmemekte veya bilmek istememekte bir tür kaçış.
Ya merak? Yukarıda ki durumu müzmin bir şekilde devam ettirme gayreti içindeyken, merak nereden geliyor? Sürekli birilerinin ya da bir şeylerin özünü, esasını kavramak için çıldırıp duruyoruz. Başka insanların ne yaptığını sürekli merak edip duruyoruz. Çok garip!
Belkide merak duygusu, insan için bir kaçış eylemidir. Bence, insan kendini düşüncenin konusu yapmak istememesindendir, kendinden kaçmaktır. Merak, insanın kendisiyle yetinememesi hatta ve hatta kendiyle mutlu olamamasının bir sonucudur. Bizi rahatsız eden her neyse onun üstünü örtme uğraşının adıdır merak. Yinede başta bahsi geçen "bilmemek ve merak" duygusu, bu kadar taban tabana zıt görünse de, her iki eylem de insanın kaçış çabasının adıdır.
Sonuç olarak, yukarıdaki iki öncül de aklıma Sartre’ın , "insan diğer varolanlar arasında bir fazlalıktır. Çünkü varolmayı sürdürmek için hiçbir neden yok." sözünü hatırlattı belki de varolmak için kaçmak gerekir. Bilemiyorum!
Gerçekten, "bilmek istememek ve merak" bu iki duyguyu bir arada yaşamanın adıdır insan. Birbirini
Taa dünyanın kuruluşundan beri "sıkılıp" duruyoruz. Düşünüyorum da öylesine sakin ve durağan olan sıkıntının, böyle harekete geçirici bir güce ve etkiye sahip olması şaşılacak şey doğrusu. Tabi bu etki çekici değil, ne yazık ki itici.
Tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. Âdem yalnızlıktan sıkıldı, Havva yaratıldı. O zamandan beri sıkıntı dünya'ya girip, nüfusa oranla artmış. Hatta bana sorarsanız Havva yasak meyveyi meraktan filan değil, sıkıntıdan yedi. "Aden Bahçesi"nden bu yüzden sürgün edildiler. Yinede buradan bile "sıkıntı kötülüğün anasıdır" denebilir. Neyse, Âdem eğlenceli değil, her taraf meyve, sebze, kuş, böcek sesleri ve kimse yok. Ne yapsın kadıncağız? Sonra Âdem ile Havva iyice sıkılınca Habil'i, Kabil'i ve Şit'i yaptılar, ailecek sıkılmaya devam ettiler. Sonra dünya nüfusu arttı ve halklar kitleler halinde sıkılıyor. Sanırım dünya efsanelerle değil de "sıkıntı" eylemi ile kuruldu. Bende sıkıldım bu yazıyı yazdım.