Şu sıralar düşüncelerim Meryem gibi binlerce İsa'ya gebe... Bir şehirden başka bir şehre giderken daha derin düşünebiliyor insan. Her zaman ki perşembelerden farksız, saat beş buçuğa on dakika var. Herşey ne kadar da değişmiş fakat temelde hiç birşey değişmemiş gibi bir yolculuk. Bu yüzden kafamdaki sisin içinden seçebildiğim ne kadar kelime var bilmiyorum ama bu kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Çünkü görüm epey bulanık.
Geçenlerde "bunaltı ve sıkışıp kalınmışlık" temalı, ayrıca içimizdeki boşluğu doldurmak için görmezden geldiğimiz şeyleri, gayet başarılı bir şekilde anlatan bir Leo Di Caprio - Kate Winslet filmi (Revolutionary Road) izlerken bu mevzuyu biraz daha oymak istedim. Filmde akıl hastası birinin çok iyi bir deyişi vardı üstelik altın vuruş diyebilirim: "Pek çok insan boşluğa düşer ama umutsuzluğu görmek cesaret ister." Gerçekten öyle...
Benim 'HER NEYSE' açılımım şu: Biz insanları, kendileri olduğu için değil de kendi arzu dünyamızda bir yere denk geldikleri için hayatımıza alıyoruz. Bu istek son bulduğu anda hayatımızda bir yerleri de kalmıyor ve görüşmeyi bir şekilde kesiyoruz. Açıkçası biraz hadsizlik ve bencil bir durum. Mandalinayı mandalina olduğu için seviyoruz ama insanı insan olduğu için sevmek çok zor. Eskilerin deyişiyle: "İnsan eti ağırdır." Beklentileri, istekleri, hasetleri, sitemleri, zayıflığı ve kıskançlığı bitmiyor. Aslında sırf bu yüzden bile insan insanı sevebilir. Mutemadiyen, hepimiz aynı hastalıklara yakalanıyoruz. Aynıyız! Turgenyev şöyle diyor: "Bütün insanlar özdeştir, bedence olduğu gibi ruhça da. Bir tek insanı ele almak, bütün ötekileri tanımak için yeter. İnsanlar ormandaki ağaçlar gibidir: Hiçbir bitkibilimci, tek tek bütün meşe ağaçlarını incelemeye kalkmaz." Doğrusu uzun zamandır, bunu kavramakta epey zorlansam da,