Sakinliğin kapısını çaldım; tak tak. Ses ahşap kapıda dağıldı dağıldı, tıpkı çocukluk sabahlarımda durgun denize attığım taşlar gibi bir taş dalga dalga dalga, ikinci taş dalga dal dal dalga dalga dal üç ga dal dalga dalga dal dal dal al l l.... Tüm dalgalar bittiğinde eve dönerdim ekmek poşetimi sallayarak. İşte kapı tokmağına vurduğumda o dalgaları duyumsadım ağacın harelerinde. Tak tak açan olmadı, ses veren de. İki adım geri gittim evin ikinci katına baktım tül perdeler kapalı penceresi açık, perdeler öne arkaya dalgalanıyordu. Dalga. Beklemeye karar verdim arnavut kaldırımlı sokağın karşı kaldırımında. Oturdum. Oturdum. Oturdum. Güneş tepeye çıktı. Bekliyorum. Bekliyorum. Seni bekliyorum Mehdiye teyze. Bana huzurundan verir misin bu sabah ihtiyacım var. Sabahları olmaz genelde ama bu sabahımda var. Bana huzur ver Mehdiye teyze, oku, mırıltılarını duyayım. Mırıltılarını duymak yetmez evine gireyim dantelli evine. Her köşesinin varlığını bilen, şükreden ve onurlandıran oyaların ve dantellerinle bu ev. Nasıl demeli bilmiyorum, dantel bu işe yarıyormuş evine adım attığımda anladım, masa oya, sehpa oya, telefon oya. Her bir eşyaya ihya etmek gibi, varlığına teşekkür gibi, alabildiğime koyabildiğime yapabildiğime teşekkür ve şükür gibi.. Eskiler eşyaya değer veriyormuş ilkokula giden çocuğun boynuna takılan dantel gibi kolalı ve ütülü. Ne şükür! Mehdiye teyzeye her geldiğimde akide şekeri atarım ağzıma, tatlı hafif naneli. Mehdiye teyze bana daha önce ve daha sonra hiçbir yerde içemeyeceğim şerbeti uzatır, reyhan şerbeti. Kocası severmiş, her gelene ikram ederlermiş buz gibi reyhan şerbetini. Ah Mehdiye teyze seni öyle özledim ki dışarıdaki tüm kirlilikten kendini bu evde arındırıp ömrünü burada belki de hayatım boyunca asla tadamayacağım bir amaca demirledin kendini.