BAŞAK

BAŞAK
İnkarları el verdikçe yalan söylemeye devam eden bu grup hep bir ağızdan konuşuyor, kakafoniye dönüşüyordu. Başlarda bir senkron yok değildi fakat sonraları kendi seslerini bile duyamayacak noktaya ulaşınca birden sessizlik oldu. Bıçak gibi kesilen sesler; tak ya da şap. Hayır taak diye! Birbirlerinin yüzlerine baktılar. Hepsi soluk benizliydi. Hayır beyaz adam ve Kızılderili olarak değil, bembeyaz suratları fırında çalışan ustalar gibi; una bulanmış yüzler, beyaz kıyafetler ve beyaz eller. Ama bir sorun vardı; tırnaklarının arası pislik içinde, beyaz kıyafetlerinin kol altları terden sararmış, yüzleri kara bıyıklı kara kaşlı kara saçlı ustaları. İşte gidiyor zihin başlangıçtaki noktayı bulamadan adımlarımı atıyor. başladığı noktayı bulamadan dönen Hansel ile Gratel gibi ekmek kırıntıları mı bıraksam fakat bizim ustalar ekmek çıkarmadılar henüz hamur yoğurma aşamasındalar. Hansel ile Gratele başka bir malzeme lazım, taş gibi küçük çakıl taşları. O taşlarla bulacaklar yollarını ve geldikleri noktayı. Peki ya ben? Ben nasıl bulacağım geldiğim noktayı?
Reklam
İlk gün seni benden ayıran bir sarı otobüs vardı. İlk gün otobüsün koltuğunda oturan bir kız vardı. İlk gün kızın kucağında kasımpatılar vardı. İlk gün kasımpatılarda bir uğurböceği vardı. İlk gün uğurböceğinin agzında bir yapışkan sıvı vardı. İlk gün sıvıya yapışmış bir bitki biti vardı. İlk gün o bitin geldiği sokağa atılmış bir saksı çiçeği vardı. İlk gün saksı çiçeğini hediye eden eski bir koca vardı. İlk gün kocanın bir çocukluğu vardı. İlk gün çocukluğunda içkici bir baba vardı. İlk gün babanın dayakları vardı. İlk gün dayaklardan yere yapışmış bir cocuk vardı. İlk gün cocugun sevgisiz bir hayatı vardı. İlk gün sevgisiz hayatın yıktıgı dağılmış bir aile vardı.
1K
Göm beni burada her hücremin üzerini ört toprakla ana toprakla örten yuyan kucaklayan toprakla toprakla göm beni toprağa göm sen bana hiç acıma üzülme ağlama arkamdan sen bana gücenme bırakıp gitti deme ben burada seni bekliyorum geleceğin günü bu kadar kasvet yeter stoop kestik bu nedir arkadaşlar ölmedik daha durun yaşıyoruz hey delikanlı adın ne Ahmet he Ahmet bana bir çay getir yanındada sevdiğim krakerlerden evet Nalancım ne oluyor böyle konuşmak bile gelmiyor bu bahisleri açmak gelmiyor oh geldi krakerim beni en mutlu eden şey bu işte beyler gelin oturun çocukluğumuzda haylayf vardı bu onu sevemedim küçüklükten beri eee anlat bakalım Şemsettin nedir durumlar abi şimdi seyirci dram istiyor dram istemesine de gülmek de istiyor dramı iyi yazıyor senarist ama komiklik olduğu zaman sıçıyor bu senaristi değiştirelim hımm öyle diyorsun değiştir Şemsettincim var mı öyle biri sanki etraf senarist kaynıyor abi aslında var biri hım kimmiş o abi benim manita yaa manita demek eee işte abi o senarist yazarlığı kursuna gitti sonra başka yazarlık kurslarına da.
1K
Dalga dalga dağılıyor yokluğun, gözlerime vuruyor dalgalar, akıyor gözyaşlarım, seni seviyorum.
1K
Sonuçta vardığım kapı burasıydı; ahşap bir kapı, oyma ustacılığından emekli olduğunun nişanı olan bu kapı benim eşiğime anahtar kilit gibi olmuştu. Ben ne bir ustayım ne de emekli. Peki bu kapı neden eşiğime anahtar olmuştu? Sakin bir günün sabahında henüz poğaçanın buğusu arnavut kaldırımlı sokağımdan geçmeden, kahvehanedeki çay demini almamışken, Eminönü varuplarının sesi cılızken kimseyi uyandırmamışken, Süleymaniye'deki müezzin ezanını daha nağmeli okumamışken çıkmıştım yola. Sigarayı bırakmak istediğim için sigarayı yakmadan parmaklarımın arasında tutarak dolaşmaya alışmışken, uykulu değilken, yürüyorken bir kedi fırladı geçti önümden. Sokağımızın emektar çöp konteynırında emektar balık kılçığı avcısı tekir sayesinde sabahın hipnozundan çıktım. Maksadım İstanbulumun Fatihimin tadını çıkarmaktı yine, bu saatlerde. Huzurumu bozan tek bir şey yoktu, her şey alışılmıştı, alışmak huzuru bozmaz, belki huzursuzluğu da alışır insan. Sağımdaki Aynur teyzenin cumbalı evinden tıkırtılar geliyordu yine börek koyuyor fırına torunu için. Devamındaki evde Mehdiye teyze sabah ezanından sonra Kuran okur, onun mırıltısı çalındı kulağıma sonra. Öne arkaya sallanışı gözümün önüne geldi, pek muhterem beyi vefat edeli bir başına kaldı, gece gündüz Kuran okumaya daldı, huzuru burada aradı burada buldu. Ben mi? Huzuru bulduğumu sanıyorum kimi zaman ama gün öğle saatlerine geldiğinde bir karmaşa çöker ruhuma. Ben ben olmaktan çıkar bu şehrin kavgasında yiyilen bir yumruk olurum; göz morartan, dudak patlatan. Yumruğun dayak yiyene verdiği zararı biliriz hepimiz peki yumruğu düşündünüz mü?
Hayat