Büşra

Çamurlu, balgam dolu kaldırımda gördükleri portakal ve elma kabuğu parçalarını, üzüm çöplerini alıp yiyorlardı. Erik çekirdeklerini dişleriyle kırıyor, içlerini çıkarıyorlardı. Bezelye büyüklüğündeki ekmek kırıntılarını, ne olduğu anlaşılmayacak denli kirlenip kararmış elma koçanlarını toplayıp ağızlarına atıyorlar çiğneyip yutuyorlardı. Bunlar Tanrı'nın senesi 1902'de, 20 Ağustos gününün akşamı saat altıyla sekiz arasında dünyanın gördüğü en büyük en zengin ve en güçlü imparatorluğun merkezinde yaşanıyordu.
Reklam
İnsanlar başlarına hariçten gelen felaketlerden ve saadetlerden ziyade bu halleri duyuş hazmediş kabiliyetleriyle, dünya ile ve kendi nefisleriyle mücadele tarzlariyledir ki biribirlerinden ayrılırlar.
... mahrum olmak muhtaç olmak değil ve mahzun olmak mes'ud olmamak değildir.
Başkaları daima ancak, kendi hesaplarına uygun görüşlerine inanarak bizi kendimize göre değil, kendilerine göre muhakeme ederler ve çok kere hakkımızda erdikleri kanaatlerin bizim hakikatlerimizle hiçbir münasebeti kalmaz.