Açıkçası bu kitabı okurken, yazarın diğer şaheserlerinde bulduğum o sarsılmaz bütünlüğü tam olarak hissedemedim ve çok da beğendiğimi söyleyemem. Kitap, Sabahattin Ali'nin geride bıraktığı yarım kalmış öykülerinden, şiirlerinden ve denemelerinden oluşan dağınık bir derleme olduğu için bende biraz parçalı ve karmaşık bir izlenim bıraktı. Metinler arasında o alışık olduğumuz akıcı, sarmalayan bütünselliği bulamadığımdan, okurken yer yer hikayeden koptuğumu hissettim. Zaten kitabın içinde yazarın ömrünün yetmediği, o yarım bıraktığı "Barsak" öyküsü de vardı. Haliyle o tamamlanamamışlık hissi tüm metne yansımış; akış zayıf, kopuk ve biraz zorlama ilerliyor gibiydi. Bu yüzden büyük bir edebi hayranlıkla okuduğumu söyleyemem, dürüst olmak gerekirse yer yer bitirmek için kendimi zorladım. Yine de her şeye rağmen yazarın o ham edebi dünyasını, masasının üzerinde kalan o ilk taslaklarını ve üslubunun gelişimini yakından tanımak açısından kütüphanede durması gereken önemli bir arşiv eseri olduğunu düşünüyorum.
Fakat tüm bu dağınıklığın, o parçalı bulutlu kurgunun içinde beni tam anlamıyla can evimden yakalayan ve kitaba adını veren o şahane “Çakıcı’nın İlk Kurşunu” öyküsü oldu. Hem yazarın o bildiğimiz muazzam anlatım gücü hem de ruhumda bıraktığı o sarsıcı etki açısından açık ara tüm kitabın en güçlü, en parlak metniydi bence.
Öykü, sadece bir adamın dağa çıkıp tetik çekmesini anlatan basit, sıradan bir intikam hikayesi kesinlikle değil. Hak dilediği o adaleti sistemde bulamayan bir insanın, o haksızlığa karşı içinden kopan o devasa isyanı anlatıyor bize. Babasının gözlerinin önünde haksız yere pusuda katledilmesi, genç Çakıcı’yı dağların kuytusunda sıradan bir katile ya da hayduda değil; o dönemin ezilen halkının gözünde bir umut ışığına, bir “adalet figürüne” dönüştürüyor