“Oh, of course, think of the tragedy,”
said Kolya, adopting the professorial
tone he used for high sarcasm. “We
can’t let the great ones die. If I were in
charge, I’d push the other way. Put the
famous on the front lines. Shostakovich
takes a bullet to the head? Think of the
outrage across the nation! Across the
world! RENOWNED COMPOSER
MURDERED BY NAZIS. Anna
Akhmatova, she was on the radio, too.
You remember? Telling all the women
of Leningrad to be brave, to learn how
to fire a rifle. Now where is she?
Shooting at Germans? Hm, no, I believe
not. At the Works, grinding shell
casings? No, she’s in fucking Tashkent,
pumping out more of that narcissistic
verse that made her famous.”
“My mother and sister left, too. Doesn’t
make them traitors.”
“Your mother and sister weren’t on the
radio telling us all to be brave. Look, I
don’t expect composers and poets to be
heroes. I just don’t like hypocrites.”
Bir sürü bilinçdışı öğenin saldırısına uğrayan, bir o kadar başka öğenin yok saydığı ahlak bilinci, var olan bir niteliktir, her zaman da varolagelmiştir, Dördüncü Zaman filozoflarının, ruh denen şeyin henüz basit, belirsiz bir taslak olduğu sıralarda icat ettiği bir şey değildir. Birlikte yaşamanın getirdiği etkinlikleri ve genetik değişmeleri bir yana bırakacak olursak, bilincimizi giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna bulaştırdık, bu da yetmiyormuş gibi, gözlerimizi içimize dönük birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla yadsımaya çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç sakınmadan gözler önüne serer hale geldi. Bu genel olguya bir de işlenen suçun basit zihinlerde yol açtığı pişmanlığa çoğu zaman en eski atalarımızdan miras kalan her türlü korkunun da karışmasının getirdiği özel durum eklendi, bunun sonucu olarak da, suçlunun işlediği suç, henüz sopayı yemeden ya da taşa tutulmadan önce, cezası iki kez hak edilmiş bir suç haline geldi.