Savaşta öğrenmeye başladım biraz "Ruslar böyle, Fransızlar şöyle," diye. Öğrendiğim çoğu ülkeyi de sevmiyordum, çünkü çoğu dağdakilerini seviyordu. Ama Türkiye için aynısını söyleyemem. Onları hep farklıydı.
İlk fırsatta kampa gittim. Hani Türkiye'de misafirliğe gidildiği zaman yuvarlak çikolata ve kolonya ikram edilir ya... Türk askerleri de gelen geçene o çikolatadan dağıtıyordu. Yani anlayabiliyor musunuz, benim el uzatmam gerekmiyordu, "pliiiz" demem gerekmiyordu. Diğer askerlere olduğu gibi bir çikolata için dilenmem gerekmiyordu.
Malum orada olduklarına göre bir görevleri de vardır mutlaka, ama biz onlar gelmeden önceki durumdan pek bir fark görmüyorduk. Savaş hâlâ devam ediyordu, hâlâ bombalar, kurşunlar, yağıyordu. Ee, onlarsız da aynıydı her şey. Pardon unuttum, yine de bir işe yarıyorlardı. Mesela keskin nişancılardan kaçacağımız zaman onların arabaların arkasına saklanıyorduk, onlar da bizi korumak adına yavaş yavaş sokağa geçiyorlardı.
Kanlı sokaklar, yıkılmış evler başkalarının yazdığı bir öyküydü. Ve her şey birileri bizi "siz" diye gördüğü için yaşanıyordu. Oysa daha düne kadar ekmeğimizi paylaşmıştık.