Cephede İstanbullu bir başçavuştan başka okuma-yazma bilen yoktu. Cephede ders ve talim yapılacaktı. Asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Sualler soruluyordu ancak cephedeki Osmanlı Türk askerleri hangi milletten olduklarını bilmiyorlardı.
- “Biz hangi milletteniz?” diyince her kafadan bir ses çıktı.
- Biz Türk değil miyiz? diye sorunca hemen;
- Estağfurullah!….. diye karşılık verildi.
Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türk’tük. Türklük için savaşıyorduk.
Asırlara süren haşmetli Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu vilayetlerine bir tek kilometre demiryolu yoktu. Hiçbir vilayette fabrika bacası tütmüyordu, hatta mektepsiz, hastanesizdi. Ve Doğu harbine bu vaziyette girmiştik.
Eski Osmanlı kalabalığını teşkil eden milletler, (ermeniler, sırplar vb.) her biri artık kendi benliğine dönüyordu. O halde bu milletler arasında Türk olan kütle için de bir milli ruh, bir milli benlik duygusu lazımdı. Bu bir kendine dönüş ve kendini buluş demekti.
Şu kaybolan Osmanlı toprakları belki de hiç bizim olmamıştı. Bütün şu Arabistan coğrafyasına nasıl “bizim” diyebilirdik ki, arap topraklarında yüzyıllardan beri israf edilen kanlarımızdan başka bize ait olan hiçbir şey yoktu.