Nickel Çocukları’nı bitirdiğimde uzun süre kitabın kapağına bakakaldım. Bazı kitaplar okunup biter, bazılarıysa son sayfadan sonra insanın içinde yaşamaya devam eder. Nickel Çocukları bende tam da böyle bir etki bıraktı; sarsıcı, unutulmaz ve kapağını kapattıktan sonra bile zihnimden çıkmayan bir roman oldu.
Colson Whitehead yalnızca acı bir hikâye anlatmıyor; edebiyatla gerçeği öyle ustalıkla birleştiriyor ki okur kendini hem bir romanın içinde hem de tarihin karanlık bir döneminin tam ortasında buluyor. Dilindeki sadelik, anlatımındaki güçle birleşince sayfalar adeta uçup gidiyor. Kitabın en büyük başarısı da burada yatıyor sanırım: Böylesine ağır bir konuyu anlatırken bir an bile okuru hikâyeden koparmıyor.
Ama beni en çok Elwood etkiledi. Çünkü o yalnızca bir karakter değil; inancın, umudun ve adalet arayışının sembolü. Martin Luther King’in sözlerine tutunan, dünyanın daha iyi bir yer olabileceğine gerçekten inanan, haksızlık karşısında geri adım atmayan bir çocuk. Onun zekâsı, bilgeliği ve yaşına sığmayan olgunluğu hayranlık uyandırırken, yaşadıkları insanın içini parçalıyor.
Roman boyunca en çok canımı yakan şey, Nickel’de çocukların yalnızca çocukluklarının değil, geleceklerinin de çalınmasıydı. Elwood’un kaybı bu yüzden bu kadar ağır geliyor. Çünkü onunla birlikte yalnızca bir hayat değil, gerçekleşebilecek onlarca ihtimal de yok oluyor. Belki çok iyi bir öğretmen, belki bir avukat, belki de insanların hayatını değiştirecek bir lider olacaktı. Bunu asla öğrenemeyecek olmak insanın yüreğini sızlatıyor.
Whitehead’in anlattığı hikâye belirli bir döneme ait gibi görünse de aslında çok daha evrensel. Gücün kötüye kullanılması, adaletsizlik, önyargılar ve sessiz kalmanın bedeli bugün de güncelliğini koruyor. Bu yüzden Nickel Çocukları sadece geçmişi anlatan bir