SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş
​"Bazı şiirler zamanın ötesinden bugüne ayna tutar. Aylarca önce kağıda döktüğüm bu dizeler, bugün bir okulda yaşanan o korkunç hadisenin ardından yeniden boğazımda düğümlendi. 'Bir bakışa, bir söze kızar olmuş insan' demiştik... Ne yazık ki o öfke, en savunmasız yerimizden vurdu. Kahramanmaraş’ta yitirdiğimiz canları ve o büyük kederi de unutmadan, hepsine Allah'tan rahmet diliyorum." YİTİP GİDEN ŞEHİR ​Bir zalimin elinde bir oyuncak misali dünya, Bir şehir ki, her duvarı yıkılmış, her taşı sökülmüş. İnsanlık, çaresiz bir şekilde izliyor bu yıkımı. Ne sabır kalmış ne de merhamet, Yüreklere bir enkaz gibi çökmüş kötülük. ​Bir bakışa, bir söze kızar olmuş insan, Bir zamanlar kardeş olanlar, baba olanlar, Şimdi bir enkazın altında birbirlerini tanımıyorlar. Geleceğe miras, sadece bir harabe. Yok olmuş gökyüzünde bir damla umut, Her nefeste bir feryat, her adımda bir kanlı iz. Ruhlar suskun, diller lâl olmuş, Artık sadece bir ağıt bu dünyanın sesi.
Reklam
Biz toplum olarak büyük savaşlar büyük acılardan geldik Asyadan Anadoluya gelirken de Anadoluyu yurt tutarken de büyük sarsıntılar geçirdik geçmişimizde sevinçler acılar ağıtlar türküler yanyanadır Ahmet özdemir Normal zamanlarda ayıp olarak bilinen sözler ağıtlarda bir içtenlik kazanır bu yüzden ağıt söyleyen insanlara kızılmaz misal şu dizeler bir ağıt örneğidir. "Kırlangıç yapar yuvayı çamur sıvayı sıvayı bana düşman kızı derler gâvur babamdan dolayı" ağıtlarda biz insanlar kendimizi bu ağıt yakma geleneği Orta Asyadan beri var olan bir kültürdür.Ağıtlar kimi zaman Dede Korkut'un kopuzunda kimi zaman Karacaoğlanın sazında can bulur Karacaoğlan yaşanan onca sıkıntı yoksulluk ve ölüm karşısında sessiz kalan dilsiz şeytandır diyerek içini sazına döker sazıyla konuşur."Üç derdim var birbirinden seçilmez bir ayrılık,bir yoksulluk, bir ölüm Orta Asyadan bugüne gelen ağıt geleneği Orta Asyadaki yuğ törenlerini bu güne taşır yuğ törenleri Türk insanının Göktürk ve Hun devletlerine dayanır ve bu günün cenaze törenlerine benzer bu törenlerde ölü mezarın etrafında dolaştırılır ateşler yakılır ve anneler saçlarını yolarak sinelerini döverlerdi Atilla için muhafızları saçlarını kesmişler yüzlerini yaralayarak onun mezarında can vermişlerdir Avşarlar ise düğün törenlerinde gelin alayına mezarlıkları dolaşarak türküler söylerdi islamiyetten önce mezarlıkta söylenen şarkı ve türküler islamiyetten sonra yerini çekilen salavatlara bırakmıştır.
1000Kitap
"Kuzgun" Edgar Allen Poe
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan, Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden, Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan; "Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan, Başka kim gelir bu zaman?" Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi, Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman, Işısın istedim şafak çaresini arayarak Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan, Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan, Adı artık anılmayan. İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan; Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim: "Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan, Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan; Başka kim olur bu zaman?" Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden "Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki, Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan." Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan Kapıyı açtığım zaman. Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya, Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Şiir
Kuzgun
... Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman. Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan, Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan, Kaldı orda oynamadan. Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan; "Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından; Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?" Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman." Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan, İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan, Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan; Adı "Hiçbir zaman" olan. Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan. Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı, Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan." Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman." Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
Şiir
Kavuşacak Bir Şey Kalmadı
Ne konuşacak birşey kaldı, ne de kavuşacak... Bu yüzden, bugün sadece susarak gidiyorum. Duymak isteyen bir fiısıltıyı bile duyardı, hem de ta şehrin öbür ucundan. Ama bugün duymak istemediğini anladım ya; feryat figan susuyorum... Artık istesen de duyamayacağın bir ağıt bıraktım şehrin orta yerine, kimi istersen koyabilirsin artık yerime. Bugün sırtımda bir bıçağa daha yer kalmamışken, alnımdan ve göğsümün tam ortasından vurdun ya beni; feryat figan susuyorum... Ve gidiyorum. Artık ben de duymak istemiyorum. Çünkü bugüne dek ne duysam hep inandım. Bir yalana daha inanacak halim kalmadı. Belki de bu beni en büyük yalancılardan biri yapıyordur. Çünkü ben her defa inanmayı seçerek, senin hâlâ o denli güzel olabileceğine kendim inandırdım kendimi. Bir nevi bu suça ortak oldum. Kendimden hangi sebepten utanacağıma bile karar veremiyorum. Ve bana yaşattıklarını, artık hiçbir kâğıda sığdıramıyorum. Dedim ya; artık ne konuşacak ne de kavuşacak bir şey kaldı. Bize nasıl kıydın, bana neler yaptın? Artık büyük bir sessizlik ve muammadan ibaretim...
Alıntı
Reklam
Reklam