Derler ki aşk ve nefret arasında ince bir çizgi vardır. Tıpkı dâhilik ve delilik arasındaki o ince çizgi gibi. Ekvator çizgisi gibi oradadır ama sınırlarını ayırt etmek imkansızdır.
Bir zamanlar çok büyük bir aşk varmış.
Yaşayanlar bu aşkı yaşadıklarını bilmeden doyasıya yaşamışlar. Her notada Rus valsleri, keman sesleri, eşsiz mutluluklar varmış. Birbirlerine akmışlar, birbirlerinin yaşam kaynakları olmuşlar.
Derken bir gün müzik durmuş.
Aşk da öyle...
Sonra müzik yeniden var olmuş, bu sefer başka tenlerde, çok başka yerlerde... Bunu duyunca aşkın çok canı yanmış. Müziği duydukça hep o büyük aşkını aramış.
Sonunda anlamış, tek başınaymış.
Büyük aşkını onunla dinlenen notalarda, müziksiz yaptığı vals ile yaşatmış.
Aşk...
Tek hece, üç kelime. Bu kadar basit bir şeyin içinde sonsuz, derin anlamlar bırakması ne büyük saçmalıktı. Ben bir zamanlar âşık olduğumu sanmıştım. Dünyada bundan daha güzel bir duygu olmayacağını, tüm zorlukları bununla yenebileceğimi, evrendeki sınırsız gücü keşfettiğimi düşünmüştüm. Herkes fazlasıyla severken, sen eksikleriyle seversin. Cesaret verir; her şeyin üstünden gelebileceğini, ölüme bile meydan okuyabileceğini hissedersin. Bir kere değil, her baktığında âşık olursun. Cemal Süreya'nın da dediği gibi, bir okyanusu dudaklarından öptüğünü düşünürsün. Tıpkı bir ilizyon gibi seni içine çeker ve kandırır.
Fakat eline aldığın o kıpkırmızı elmayı şehvetle ısırıp, tüm o kurtları göreceğin an kaçınılmazdır.