Zorbalık, bir insanın bir diğerini küçültmesi değil; bir insanın kendi içsel boşluğunu, bir başkasının zihnine acı vererek doldurma çabasıdır. Bu, doğanın en eski yasalarından biridir: Bir baskıyla karşılaşan, o baskının yarattığı tortuyu, bir başkasına aktarmadan kendi içinde taşıyamaz. Kendi içinde taşıdığı o ağırlıkla başa çıkamayan insan, hıncını, en zayıf bulduğu noktaya bir mühür gibi basar.
Burada öğrenilen şey sadece bilgi değil, şiddetin ritmidir. Bir kez o acı sarmalına giren, kısa sürede şiddeti bir iletişim biçimi olarak benimser. Bir yerden darbe alanın, o darbeyi başka bir yüzeye vurma zorunluluğu; toplumun tüm hücrelerine işlemiş, fark edilmeyen ama en derin yaraları açan sessiz bir anlaşmadır. Herkes bir önceki zorbalığın izini bir sonrakine taşır; böylece kimse cellat olmadığını, sadece bir devir teslim töreninin parçası olduğunu savunarak kendi vicdanını rahatlatır.
Korkunç olan, bu döngüde kimsenin tamamen "masum" kalmamasıdır. Her zorba, bir zamanlar maruz kaldığı o acının kurbanıdır; her kurban ise, kendi yaralarını iyileştiremediği an, bir başkasının canını yakarak o yaranın sızısını dindirmeye çalışan bir potansiyel zorbadır. Bu, insan zihninin kendi karanlığından kaçmak için kurduğu en tehlikeli savunma düzeneğidir.
Sonunda, geriye kalan tek şey; sürekli el değiştiren, nesilden nesile, kişiden kişiye aktarılan ve her geçişte biraz daha keskinleşen o acı mirasıdır. Kimse kaynağı sormaz, kimse durmaz; sadece o mirası devretmeye devam ederiz.