Bize hiç denk gelmiyor
Burada ne çok romantik kadın varmış
Duygu ve Düşünce
Kaldı ki burası dünya. Burada bir şeyler hep yarım kalacak. Cengiz Aytmatov
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İki arkadaş bir gün define aramaya çıktılar. Üç gün kazdılar. Dördüncü gün gerçekten sandık buldular. Heyecandan elleri titriyordu. Sandığı açtılar. İçinden sararmış bir not çıktı: "Kazmaya devam edin. Biz de bulamadık." Adamlar birbirine baktıkları sırada kürek bir şeye daha çarptı. "Tak!" İkisi de yeniden umutlandı. Toprağı biraz daha açtılar. Bu kez ikinci bir sandık çıktı. Adam heyecanla kapağı kaldırdı. İçinde başka bir not vardı: "Biz ilk notu yazan ekibiz. Siz de bulamadınız demek..." Altında tarih vardı. 1968. Adam derin nefes aldı ve diğerine şöyle dedi: - "Bizim kaderimiz hazine bulmak değil." - "Ne peki?" Çukurun duvarına yaslandı: - "Başkalarının pes ettiği yeri devralmak..." Adam cebinden kalemi çıkardı. Kâğıda usulca bir şeyler yazdı ve Sandığı kapatıp tekrar gömdü. Notta şu cümle yazıyordu: - "Biraz daha kazın. Umudu biz de burada kaybettik."
Zorbalık, bir başkasını ezmek değil, kendi içindeki boşluğu bir başkasının zihninde açtığın yara ile doldurma çabasıdır. Baskı altında ezilen, o tortuyu taşımayı reddeder; sancısını hafifletmek için hıncını bulduğu ilk zayıf noktaya bir mühür gibi basar. Burada aktarılan bilgi değil, şiddetin ritmidir. Her kurban, bir sonraki zorbalığın mimarıdır. Şiddet, kimsenin durup kaynağını sorgulamadığı, nesilden nesile devredilen sessiz bir mirastır. Celladın kendini kurban, kurbanın kendini cellat kıldığı bu kısır döngüde; asıl trajedi, herkesin bu acı zincirini kendi elleriyle ilmek ilmek örmesidir. Kimse masum değildir; çünkü herkes, bir zamanlar maruz kaldığı o acıyı bir başkasına kusarak kendi karanlığından kaçmaya çalışır.
Zorbalık, bir insanın bir diğerini küçültmesi değil; bir insanın kendi içsel boşluğunu, bir başkasının zihnine acı vererek doldurma çabasıdır. Bu, doğanın en eski yasalarından biridir: Bir baskıyla karşılaşan, o baskının yarattığı tortuyu, bir başkasına aktarmadan kendi içinde taşıyamaz. Kendi içinde taşıdığı o ağırlıkla başa çıkamayan insan, hıncını, en zayıf bulduğu noktaya bir mühür gibi basar. Burada öğrenilen şey sadece bilgi değil, şiddetin ritmidir. Bir kez o acı sarmalına giren, kısa sürede şiddeti bir iletişim biçimi olarak benimser. Bir yerden darbe alanın, o darbeyi başka bir yüzeye vurma zorunluluğu; toplumun tüm hücrelerine işlemiş, fark edilmeyen ama en derin yaraları açan sessiz bir anlaşmadır. Herkes bir önceki zorbalığın izini bir sonrakine taşır; böylece kimse cellat olmadığını, sadece bir devir teslim töreninin parçası olduğunu savunarak kendi vicdanını rahatlatır. Korkunç olan, bu döngüde kimsenin tamamen "masum" kalmamasıdır. Her zorba, bir zamanlar maruz kaldığı o acının kurbanıdır; her kurban ise, kendi yaralarını iyileştiremediği an, bir başkasının canını yakarak o yaranın sızısını dindirmeye çalışan bir potansiyel zorbadır. Bu, insan zihninin kendi karanlığından kaçmak için kurduğu en tehlikeli savunma düzeneğidir. Sonunda, geriye kalan tek şey; sürekli el değiştiren, nesilden nesile, kişiden kişiye aktarılan ve her geçişte biraz daha keskinleşen o acı mirasıdır. Kimse kaynağı sormaz, kimse durmaz; sadece o mirası devretmeye devam ederiz.
Herkes evine girmemeli !!!
Kapıyı çalan herkes içeri girmeyi hak etmez. Yıllar geçtikçe şunu anlarsın: herkesin evine erişimi olmamalı. Çünkü bir ev sadece bir adres ya da dört duvar değildir. Sığınaktır, dinlenmedir, mahremiyettir ve huzurdur. Yüklerini bıraktığın, savunmalarını indirdiğin ve hiçbir şey ispatlamak zorunda kalmadan kendin olduğun yerdir. Çoğu zaman kapı fazla hızlı açılır. Nezaket, alışkanlık ya da hoş görünme isteğiyle; saygısını ve niyetini henüz göstermemiş insanlara bile içeri girme izni verilir. Sonra gerginlikler, rahatsızlıklar ve o sakinliği bozan enerjiler ortaya çıkar. Her gülümsemenin arkasında samimi bir özen yoktur. İşin görünmeyen kısmında ise çoğu zaman bir çekirdek inanç çalışır: İyi biri olmak için herkesi kabul etmeliyim. Hayır dersem sevilmem. İnsanları kırmamak için sınırlarımı esnetmeliyim. Ve bu inançlar, fark etmeden kapıyı yanlış insanlara açtırır. Bir de başka bir korunma biçimi vardır: Bazı insanların nerede yaşadığını bile bilmemesi gerektiğini anlamak. Bu korkudan değil, sağduyudan gelir. Çünkü bazı insanlar yakınlığı hak sanır, güveni anında erişim olarak görür ve kişisel bilgiyi sınırsız izin gibi algılar. Sınır koymak da bir bilgeliktir. Burada da başka bir çekirdek inanç devreye girer: Ben kendimi korumazsam kimse korumaz. Önce ben sınır koymazsam herkes sınırı aşar. Ev sadece eşyaları barındırmaz. Alışkanlıkları, kırılgan anları, özel konuşmaları ve içinde yaşayanların enerjisini taşır. Bu yüzden o alanı korumak, hayatının derin bir parçasını korumaktır. Herkes saygıyla girmeyi bilmez ve herkes çıkarken huzur bırakmaz. Bu, dünyaya kapanmak ya da herkese şüpheyle yaklaşmak değildir. Sadece sakin gözlemlemek, zaman tanımak ve sözlerden önce davranışların konuşmasına izin vermektir. Gerçek güven adım adım kazanılır; ısrarla ya da güzel görünen
Hayata Dair