Burak Buğra Okur

Para, pul, Atatürk’ü tatmin edemez, etmez de. Umurunda da değil zaten, hiçbir şeyi de yok. Üstünde bir sürü şey görünüyor, bir gün ona bağışlıyor, bir gün buna veriyor, üstüne hiçbir şey almıyor. Bunun yanında çok güzel giyiniyor.Niçin güzel giyiniyor? Onun da bir sebebi var. Mankenlik yapıyor, bu insan milletine resmen mankenlik yapıyor. Nerede ne giyilir, nasıl giyinilir, bunları öğretiyor.
Sayfa 107·Kitabı okudu
Reklam
Atatürk bütün bu kurtuluşa, kuruluşa, devrimlere, her şeye bir savaş gözüyle bakıyor. Ekonomiye de savaş olarak bakıyor, eğitime de savaş olarak bakıyor, kültür devrimine de savaş olarak bakıyor, bu savaşları kazanacağız diyor.Kendisi de başkomutan. Bu bir komutanın hissedebileceği en büyük tatmindir.
Sayfa 107·Kitabı okudu
Ben şunu savunuyorum: Atatürk diktatördü. Buna hayır diyen tarih bilmiyor demektir. Ama hürriyeti öğretebilmek için bazen diktatörlük gereklidir. Sen bin sene hürriyeti hiç tecrübe etmemiş bir topluma hürriyeti bir tercih olarak takdim edemezsin. Hüsrana uğrarsın. Bugün dahi Türk toplumunun hür olmayı öğrendiğini zannetmiyorum. Siyasi tercihler bunu gösteriyor. Lider arıyor, çoban arıyor kendine insanımız. Halbuki Atatürk, bundan kurtulun diyor. “Ben size hiçbir ayet, hiçbir doktrin bırakmıyorum, kafanızı kullanın. Probleminize göre çözüm getirin.” Atatürk ölmek üzere, diyorlar ki, “Yerine kim geçsin?” “Siz seçin, ben yerime kimseyi bırakmıyorum” diyor, “Millet seçsin” diyor. Dolayısıyla Atatürk’ün diktatörlüğünün sebebi her şeyden ve her şeyden önce bağımsızlığı ve hürriyeti öğretmek, insanlığı, akılcılığı öğretmek. Bunu yapmak için de diktatörlük yapmak mecburiyetindesin. Ama Atatürk’ün yaptığı diktatörlüğün bir farkı var. Onun diktatörlüğünün içinde zorbalık yok, düşüncesini öyle veya böyle empoze etmek var. Ama bu empoze etmek kişisel kapris ürünü değil. Nihayetinde kararı yine sen alıyorsun, karar veren sensin. Kendi fikirlerini “Ben böyle istiyorum” diye empoze etmiyor Atatürk. Ortaya atıyor, tartışıyor, tartışıyor, tartışıyor ve karşısındaki onu yıkamıyor. Sonunda onun fikri galip geliyor ve oy veriliyor. O oylarla alınıyor bütün kararlar. Ama mutlaka ve mutlaka oy isteniyor. Bu bir meşruiyet arayışı olduğu gibi, başka türlü alınacak ve tatbik edilecek başkaca her türlü karardan da çok daha uzun ömürlü neticeler alınmasını sağlıyor. Diyor ki, “Bunlar benim fikirlerim dahi olsa bunları millete anlatmam lazım, kabul ettirmem lazım, ancak milletce kabul edildikten sonra bunları tatbik edebiliriz. Her şeyin başı millettir.”
Sayfa 105·Kitabı okudu
Dış ilişkilerden bahsediyorduk. Atatürk’ün dış ilişkilerde önem verdiği en mühim hususlardan biri eşitliktir. Eşitlik olmazsa olmaz bir kriter. Sonra, Atatürk Birleşmiş Milletler’e, o zamanki adıyla Cemiyet-i Akvam’a girmemizde büyük fayda olduğu kanaatinde. Ama davet edilirsek. “Türkiye müracaat etsin, memnuniyetle” diyorlar. “Hayır” diyor Atatürk “Davet olursa geliriz!”. Ardından Türkiye davet ediliyor. Sonra yetmiyor, (Atatürk) “Balkan Antantı’nı kuralım” diyor. Neden? Çünkü Balkan ülkeleriyle sorunluyuz, geçmişten bu yana... “Bunu unutalım, yeni bir birlik kuralım” diyor Atatürk. Sabiha Gökçen’i Balkan ülkelerine gönderiyor. “Git gez buraları tayyarenle” diyor. Gezen kim? Genç, 25 yaşında bir pilot kız; hem de savaşa katılmış askeri bir pilot! Tek başına. Türkiye için ne büyük bir şov?
Sayfa 101·Kitabı okudu
Wolfgang Liepmann, İstanbul Üniversitesi’nde jinekolojinin kurucusu Wilhelm Liepmann’ın oğlu. Wolfgang Liepmann, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyken bir gün fizik dersinde, polislerin geldiğini, bütün ölçü aletlerini götürdüklerini anlatır. Ertesi gün geldiklerinde ise bütün ölçü aletleri gelmiş ama hepsi artık metrik olmuştur. Türkiye bir gecede metrik sisteme geçmiştir. Prof. Liepmann bana Pasadena’da, Caltech’de misafir profesör olduğum sene, beraber yediğimiz bir akşam yemeğinde bunu anlattıktan sonra gülerek“Amerika iki yüz senedir bunu başaramıyor” demişti, oysa Atatürk bir gecede halletmişti sorunu. Amerika endüstrisini kurduğu yıllarda en çok ticaret yaptığı adamlar İngilizce konuşuyor ve o günlerde metrik sistem dünyada henüz oturmamış durumda. O zamandan bu zamana da yerleşmiş sistemini bir türlü ıslah edemiyor, çakılıp kalmışlar İngiliz sistemine. Bugün değiştirmeye çalışıyorlar ama böyle bir değişim endüstriye o kadar büyük maliyetler getiriyor ki, bir türlü yapamıyorlar. Bir taraftan da başları derde giriyor, çünkü üniversitelerinde, liselerinde okuttukları bilim metrik sistemde. Çocuk mezun oluyor, öğrendiği sistem metrik, uğraştığı sistem İngiliz sistemi.
Sayfa 98·Kitabı okudu
Reklam