Burak

Burada, kaynağını her grubun siyasal yaklaşımından alan belli başlı üç kuramdan söz edebiliriz: Ulusal Sinemacılar: Öncüsü, daha sonra düşüncelerine uygun bazı filmlere yönetmen olarak da imza atacak olan o dönemin film eleştirmeni Halit Refiğ'dir. Refiğ Kemal Tahir'in, Osmanlı'nın gelişim yapısı ve üretim tarzının Batı'nınkinden farklı olduğunu savunan toplumsal tezlerinden etkilenmiştir. Sinemaya ilişkin görüşlerini daha sonra Ulusal Sinema Kavgası adlı kitabında kaleme alacak olan Refiğ, Türk sinemasının Türk toplumunun de.ğerlerine, köklü geçmişine ve geleneksel sanatlarına dayanması gerektiğini savunmuştur. Haremde Dört Kadın (1965) onun tezine uygun olan en önemli filmidir. Milli Sinemacılar: Türkçe kökenli olan 'ulusal sözcüğünün Arapça söylenişi olan 'milli sözcüğüyle kuramlarını açıklayan Milli Sinemacılar'ın öncüsü yönetmen Yücel Çakmaklı'dır. Türk toplumunun dinsel yapısının göz önüne alınarak film yapılması gereğini savunmaktadırlar. Müslüman kimlik öne çıkarılarak Müslüman anlayışın yaşamın her alanına sinema aracılığıyla da yerleşmesi öngörülmektedir. Devrimci Sinemacılar: 1965 yılında kurulan Sinematek Derneği çevresinde toplanan, ticarî gösterim şansı olmayan dünya ve Avrupa sanat sinemasının özgün örneklerinin gösterimini yapan, sinema ve kapitalist sistem üzerine eleştirel yaklaşımlı toplantılar ve konuşmalar düzenleyen grup, Devrimci Sinema tezini savunmuştur. Yeşilçam ve Holywood'un uyuşturucu sineması yerine, toplumdaki sınıfsal çatışmaları sergileyen, ezilen sınıfların haklarını savunan, geri kalmışlığın ve yoksulluğun sorgulandığı, gelişmiş bir dil kullanan sinema önermişlerdir. Devrimci Sinemacılar'ın görüşlerine uygun filmler, Seyyit Han (1968) ve Umut (1970) filmleriyle başlayan, Yılmaz Güney filmleridir.
Sayfa 74·Kitabı okudu
Sinema
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Toplumsal gerçekçi' diyebileceğimiz bu filmler, her ne kadar sayısal olarak akım oluşturacak denli çok olmasa da ve Yeşilçam'ın anlatım dilinden farklı, ayrıksı bir derinlik yakalayamasa da, sinemanın eğlence dışında, gerçek sorunlar üzerine düşünce paylaşımını gerçekleştirebilen bir araç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. "Metin Erksan'ın 1963'te çektiği ve 1964'te Berlin Film Festivali'nde büyük ödülü alan Susuz Yaz, Ertem Göreç'in filmi ilk kez grev-sendika-sömürü konusuna eğilen Karanlıkta Uyananlar (1964), petrolün millileştirilmesi konusunu işle yen Atıf Yılmaz'ın Toprağın Kanı (1966) bu tür filmlere örnek olarak verilebilir" (Esen, 2000, s. 166).
Sayfa 73·Kitabı okudu
Sinema
1961 Anayasası'yla toplumda büyük bir umut kapısı aralandı. İlk bölümün sinema çalışmaları da bu yeni bölümde sinema için parlak bir gelecek vaat ediyordu. Devrim ve yeni anayasa, o zamana dek zorla, baskıyla, polis devleti yöntemleriyle önlenmeye çalışılan ne denli önemli sorun varsa hepsini su yüzüne çıkarmıştı. Bunlar sinemacılar için tükenmez bir hazineydi. 1950-1960 arasında sinema dilini öğrenen, ama bunu yüzeysel konularda harcamak zorunda kalan sinemacılar, şimdi bu sorunlara yönelebilirlerdi. Sinemacılar için nasıl anlatmak sorunu çözülmüş, şimdi neyi anlatmak gerektiği sorunu ortaya çıkmıştı. Denetleme de, hiçbir değişikliğe uğramamakla birlikte, uygulamada kendini yeni havaya uydurmuş görünüyordu. Böylelikle 1960 öncesi yönetmenler ile 1960'ta işe başlayan yönetmenlerden çoğu, iyi niyetle bir şeyler yapmak isteyen sinemacılar, işe hevesle sarıldılar: toplumsal sorunlara el atmaya başladılar. Böylelikle 1960-1965 arasında Türk sinemasında ilk kez toplumun sorunlarını perdeye yansıtmaya çalışan bir dizi film çevrildi (1995, s. 32).
Sayfa 72 - Nejat Özön·Kitabı okudu
Sinema
Piyasadaki canlanmaya rağmen ekonomideki ve sanayideki bu hareketliliğin aldatıcı olduğunu savunan, montaj sanayi ile dışa bağımlılıktan kurtulamayacağımızı söyleyen, parlamento dışı muhalefet diyebileceğimiz işçi ve öğrenciler, 1961 Anayasası'nın özgürlük havası içinde, gerek hak arayışlarında, gerek yönetim eleştirilerinde gösteri ve yürüyüşler düzenlemektedirler. Bu yürüyüşlere ilişkin açıklamalarını, "Yollar yürümekle aşınmaz", sözleriyle dile getirse de AP lideri başbakan Süleyman Demirel, sık sık, "1961 Anayasa'sı Türkiye'ye bol gelmiştir," diyerek çelişkisini de açığa çıkarmaktadır. Anayasa'nın verdiği demokratik haklar iktidarı rahatsız etmektedir. Dünyaya baktığımızdaysa, 1960'lı yıllarda biraz yumuşasa bile Soğuk Savaş'ın sürdüğü görülmektedir. 1960'ların ortalarında ideolojik savaş sıcaklaşmış, Vietnam'da patlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Güney Vietnam'i, komünist Kuzey Vietnam'a karşı korumak (!) amacıyla, 1970'lerin ilk yarısına kadar savaşmıssa da sonuç alamamıştır. Güney Vietnam'ı da kendisini de kurtaramamıştır. Amerikan gençliği de, Avrupa gençliği de bu savaşa tepkilerini büyük gösterilerle ortaya koymuşlardır. Vietnam Savaşı'na tepkilerin kıvılcımıyla 1968 öğrenci hareketleri başlamış, öğrenci eylemlerinin 'muhalif bakışı' işçi eylemleriyle birleşerek, dalga dalga bütün dünyaya yayılmıştır. 1968 hareketlerinin Türkiye gençliğini etkilemesi, zaten 1961 Anayasası'nı Türkiye'ye bol bulan kesimlerce hoş karşılanmamıştır. Sendikal haklarını vermeyen patronlarını uyarı yürüyüşü yapan işçilere ya da kapitalizmi ve Amerikan emperyalizmini protesto için eylemler yapan sol görüşlü öğrencilere saldıran karşıt görüşlü gençler, iktidar tarafından, güvenlik güçlerine yardımcı oldukları gerekçesiyle engellenmemişlerdir. Böylece gerilen ortamın sonucunda
Sayfa 70·Kitabı okudu
Sinema
1965-1971 yılları arasındaki AP iktidarının, Türkiye'nin siyasal ve sosyo-ekonomik yapısına getirdiklerine ilişkin görüşlerini Hikmet Özdemir'den alalım: Dış ilişkilerde ABD ile SSCB arasında yumuşamanın hüküm sürmeye başladığı ve dünya ekonomisinin çevre ülkelerinde büyümelere izin verdiği bir ortamda hükümet kuran Demirel, avantajlı konumunu iyi kullanabilmiştir. Özellikle Ortadoğu'da ve büyük komşusu SSCB ile ilişkilerinde Menderes'e göre çok şanslı konumda olan Adalet Partisi lideri, dünya politikasındaki yumuşamanın etkisiyle rahat davranma imkânı bulmuş ve Türk-Sovyet ekonomik ilişkilerinin gelişiminde olumlu rol oynamıştır. Bununla birlikte Demirel hükümetlerinin asıl avantajı, Batı Avrupa ülkelerinde çalışmak zorunda kalan işçi yurttaşların anavatana gönderdikleri döviz olsa gerektir. Bütün bunlara iyi giden havaların etkisiyle bol ürün ve montaj da olsa sanayinin gelişmesi eklenince, halk Demirel ile birlikte Menderes iktidarının ilk evresinde (1954'e kadar) yaşanılan bolluk döneminin yeniden geldiğini düşünecekti. Toplumun bütün ke.simlerinde ancak filmlerde görülebilen tüketim düzeyine erişme umutları uyanmış, buzdolabı, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi gibi eskiden lüks sayılan dayanıklı tüketim malları ailelerin sıradan ihtiyaçları haline gelmişti. Karayolları ve enerji altyapısının o günkü şartlarda yeterliliği, üstelik enerji maliyetinin çok düşük olması, otomotiv sanayiini özendirmekte ve iç pazarı canlı tutmaktaydı. Yabancı knowhow', teknoloji ve sermaye ile de işletilse, genelde montaj hattı olmaktan öte özellik taşımasa bile, sanayideki birikim küçümsenmeyecek düzeyde idi. Batı'da firma içinde oluşan iş bölümü Türkiye'de ucuz maliyet ve yüksek kazanç arzusu ile firma dışına kaymış, bu yoldan küçük atölye sahiplerine iş imkânı çıkmıştır.
Sayfa 70·Kitabı okudu
Sinema