Burak

Yeni seçim sisteminden başka, 1961 Anayasası'nın Türkiye'ye getirdiği yenilikleri ve anayasanın özelliklerini de Muzaffer Sencer'den öğrenelim: 1961 Anayasası her şeyden önce, devlet biçimini Cumhuriyet olarak tanımladıktan sonra Cumhuriyet'in niteliklerini saymıştır: 'Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Anayasadaki düzenlemeden anlaşıldığına göre, Türkiye devleti ulusun egemenlik ve bütünlüğüne dayalı olmak bakımından cumhuriyetçi ve ulusaldır. İkinci olarak tüm devlet organlarının doğrudan ya da dolaylı olarak seçimden çıkması anlamında demokratik bir devlettir. Anayasa'daki içeriğiyle demokratiklik ilkesi, seçimlerin genel ve eşit oya dayanmasını ve siyasal partilerin vazgeçilmezliğini de kapsamaktadır. Yine Türkiye Cumhuriyeti, devletin temel düzeninin bir ölçüde bile dine dayandırılmasına izin vermeyen laik bir devlettir. Devletin 1961 Anayasası ile kazandığı toplumsal nitelikse, 'sosyal adalet ve 'sosyal güvenlik' önlemleriyle yurttaşların belli bir refah ve yaşam düzeyine ulaşmasını öngörmesinden doğmaktadır. Son olarak benimsenen hukuk devleti ilkesi, temel hak ve özgürlüklerin herkes için yasal güvence altında bulunması ve yasamayla yürütmenin Anayasa ve hukuka bağlı olmasını içerir. Kişinin Hakları ve Ödevleri, kişi dokunulmazlığı, özel yaşamın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme, yolculuk ve yerleşme, vicdan ve din, düşünce, bilim ve sanat, basım ve yayım ve toplantı ve gösteri yürüyüşü, dernek kurma hak ve özgürlüklerini içine almaktadır. (...) Sosyal ve İktisadi Haklar ve Ödevler' başlığı altında, ailenin korunması, toplum yararına aykırı kullanılmamak koşuluyla mülkiyet hakkı, çalışma ve sözleşme özgürlüğü, sendika kurma, toplu sözleşme ve
Sayfa 67·Kitabı okudu
Sinema
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
21. Yüzyılda Türkiye kitabında Emre Kongar, Ergun Özbudun'dan şu aktarmayı yapar: Türk Silâhlı Kuvvetleri, 27 Mayıs'ta hükümete el koymasının gerekçelerini üç ana temele dayandırıyordu. Birinci gerekçe, Demokrat Parti'nin demokrasiden sapmış olmasıydı. İkinci gerekçe, Demokrat Parti'nin kendi yandaşlarına değişik ve ayrıcalıklı işlem yaparak halkı ikiye bölmesiydi. Üçüncü gerekçe ise, Demokrat Parti'nin Atatürk devrimlerinden ödünler vermesi olarak ileri sürülmüştü. Kongar böylece ordunun görüşünü açıkladıktan sonra, kendisi devam eder: 27 Mayıs eyleminin uzun ideolojik hazırlıkların sonucu olmaktan çok, son günlerin gelişmeleri tarafından ortaya konulan bir ürün olduğu anlaşılıyor. (...) Bu nedenle, hükümete el koyma işlemi, Atatürk adına baskıcı bir 'müdahale' olmaktan çok 'demokrasiyi kurtarmak' amacıyla gerçekleştiri len yaygın bir eylem niteliği taşıyordu (2007, s. 156). Hikmet Özdemir'in 27 Mayısçılar'la ilgili görüşüyse şöyledir: Öncelikle belirtilmelidir ki 27 Mayısçılar Türkiye'de reji min demokratikleşmesi yönünde 1946'da açılan yolu genişletmiştir. 1961 Anayasası ile köktenci politikaları benimseyen aydınlar ve öğrencilerin, bütün engellemelere rağmen işçi sınıfı ile birlikte siyaset yapabilmelerine ortam hazırlamışlardır. Yeni anayasadaki düzenlemeler rejimin sol düşünceye açılmasına katkıda bulunmustur.
Sayfa 65·Kitabı okudu
Sinema
Menderes döneminin sinemaya en büyük katkısı, dolaylı bir biçimde 'karayolları politikası'yla olmuştur. Karayolları sayesinde filmler, uzak köşelere kadar ulaşıp izlenebilmiştir. Sinemanın yaygınlaşmasını hızlandıran bu durum, sonuç olarak filmler aracılığıyla önerilen yeni yaşam biçiminin ve tüketim alışkanlıklarının da yaygınlaşmasını sağlamış, İstanbul'u belleklere bir cazibe merkezi olarak kazımıştır.
Sayfa 63·Kitabı okudu
Sinema
Türkiye'nin tek partili dönemden çok partili döneme geçtiği bu bunalımlı yıllarda sinemayı en çok etkileyenler, ekonomik sıkıntılar, demokrasi eksikliği ile gericilik akımlarıydı. İç ve dış piyasada olduğu gibi ekonomik alanda da kendini gösteren serüvencilik, gelişmiş gibi görünen oysa çürük temellere dayanan bir sinema endüstrisine yol açtı. Ekonomideki enflasyoncu tutum, sinemada da 'film enflasyonu'yla kendini gösterdi. Sinemacı yetiştirme konusu hiç ele alınmadı. Sinemacılar usta-çırak ilişkisi içinde yetiştiler. Tüm güçlerini, sinema dilini kurmaya verdiler. Sinema dili kuruldu ama, bu dil gereğince yararlı bir biçimde kullanılamadı. Çok partili düzene geçişin, 1960 devrimine dek uzanan 'yalancı', 'sahte' ya da 'göstermelik' demokrasi döneminde de sürüp giden denetleme, buna olanak vermiyordu. Kaldı ki bu dönemde en iyi filmler, film enflasyonu içinde azınlıkta kalıyordu. Buna karşılık, siyasal güçlerin kollamakta kendi çıkarları için yarar gördükleri gerici akımlar, sinemaya da sıçradı; din duygularını sömüren filmler büyük bir artış gösterdi (1995, s. 33).
Sayfa 57·Kitabı okudu
Sinema
ABD'nin komünizmle savaş çerçevesinde geliştirdiği diğer bir proje de, Sovyetler'in çevresini 'yeşil kuşak'la çevirerek, yayılımını engelleme projesidir. Yani, Sovyetler'in komşusu müslüman Türkiye, İran, Afganistan gibi ülkelerin, dinsiz (!) komünistlere karşı durabilmek için Müslümanlıklarına daha sıkı sarılmalarının sağlanmasıdır. Menderes hükümeti bu anlayışın etkisiyle dini kesimlere açık tavizler vermiştir. Menderes, Atatürk'ün kendi kendine yeten bir ülke düşüncesiyle ulaşımda seçtiği demiryolu modelinin tersine, dışa bağımlılığı pekiştirecek karayolu ulaşımı modelini seçmiştir. Bu da petrole, dolayısıyla dışarıya, yani ABD'ne bağımlılığımızı arttırmıştır.
Sayfa 55·Kitabı okudu
Sinema