İblis cennetten Allah’ı inkar ettiği için kovulmaz; kibrinden kovulur. Ve bu kibrini, tarih boyunca insan biçiminde yeniden sahneler, bitmeden yorulmadan…
Allah, Hz. Âdem’i yaratır ve meleklere secde etmelerini emreder; bütün melekler secde eder, yalnızca İblis etmez. Gerekçesi nettir: “Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan.” (A’raf, 12).
Gazâlî için kibir, insanın en tehlikeli ahlâkî bozukluğudur; çünkü hem Allah’a hem de diğer insanlara karşı kurulmuş eş zamanlı bir isyandır. Bu çerçeveden bakıldığında, İblis’in secde etmeyi reddi yalnızca bir itaatsizlik değil, bir sınıflandırma eylemidir: “Ben üstündeyim, o aşağıdadır.”
Bu cümle; sömürgecilik belgelerinde, ırk yasalarında, etnik kıyım fermanlarında ve bugünün duvar inşaatı söylemlerinde de — farklı dillerle ama aynı mantıkla — karşımıza çıkar.
Irkçılık, insanlık tarihine yayılan kadim ve çok biçimli bir hastalıktır; modern bilim bu hastalığın yalnızca mağdurları değil, taşıyıcıları da psikolojik olarak zehirlediğini göstermektedir. Hastalığın kökü kibirdedir, yakıtı yalnızlık ve sosyal çözülmedir, yaydığı zemin ise her çağda yeniden biçimlenen “öteki” imgesidir.
Tarihe hastalık metaforuyla bakıldığında ilk dikkat çeken şey şu olacaktır: Irkçılık hiçbir zaman aynı yüzle gelmemiş. Virüsler gibi mutasyona uğramış, her çağın beden sıvısına uyum sağlamış. Kimi zaman tanrısal bir hiyerarşi diliyle konuşmuş, kimi zaman bilimin kavramlarına büründürülmüş, kimi zaman da demografik kaygı ya da güvenlik tehdidi retoriğiyle sunulmuş. Değişmeyen tek şey, özündeki mantık: Bazı insanların diğerlerinden doğaları gereği farklı, aşağı ya da tehlikeli olduğu iddiası. Bu iddianın şekli değişmiş belki ama işlevi hiç değişmemiş.
Antik dünyada ötekileştirme, ırk kategorisi üzerinden değil, medeniyet ve