• ayrılık diye bir şey yok. 
    bu bizim yalanımız. 
    sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. 
    şimdi neredesin? ne yapıyorsun?

    güneş çoktan doğdu. 
    uyanmış olmalısın. 
    saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? 
    öyleyse ayrılmadık. 
    sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

    zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. 
    önce beklemekten. 
    ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan. 
    ikisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

    bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, 
    sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini… 
    zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, 
    kanunlara saygı göstermesini, 
    insanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

    ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun. 
    ya o? ya o? 
    insanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, 
    çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, 
    saadet bekliyor yaşamaktan.

    zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. 
    aradıklarının çoğunu bulamamış, 
    beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak 
    göçüp gidiyor bu dünyadan.

    işte yaşamak maceramız bu. 
    yaşarken beklemek, beklerken yaşamak 
    ve yaşayıp beklerken ölmek!

    özleme bir diyeceğim yok. 
    o kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. 
    o nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. 
    o tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

    insanlığımız özleyişlerimizle alımlı, 
    yaşantımız özlemlerle güzel. 
    özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. 
    bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem. 
    bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

    verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; 
    seni özlediğim içindir. 
    beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni; 
    seni özlediğim içindir. 
    yaşıyorsam; içimde umut varsa, 
    yine seni özlediğim içindir.

    seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
  • Sıcak bir Ağustos günüydü. Erken uyanmıştım. Açık olan pencereye doğru yürüdüm. Odamın denize bakan köşesinden bir süre denizi seyrettim. Yunuslar yine o çığırtkan sesleriyle bağırıp duruyorlardı. Martılar da yunusların bu çağrısına kayıtsız kalamazlardı. Hep bir ağızdan: “Uyanın ulan uyanın, bu deniz hepimize yeter kalkın!” diyerek tüm yazlıkçıları uyandırma telaşına düşmüşlerdi. Güneş hafif hafif ışımıya başlayınca da sokak lambaları bir bir sönmeye başlamıştı. Bu saatler denizin en temiz olduğu ve doğayla baş başa kalmak için en iyi vakitti. Bunun bilincinde olan yazlıkçılar bu fırsatı değerlendirebilmek için ellerine havlularını kaptıkları gibi denize doğru koşuyorlardı.

    Bir süre bu koşuşturmayı seyrettikten sonra, pencerenin başından ayrıldım. Saat sekize yaklaşmıştı mutfaktan bir koku geliyordu. Bu koku sadece belirli günlerde evin her tarafına yayılırdı. O kokuyu duyduğumda gözlerimden akan iki damla yaş merdivenlere damlamıştı. Bu hamur kızartmasının kokusuydu. Bu kokuyu ondan ayrı düşünemezdim. Ne zaman bu kokuyu duysam bana dedemi hatırlatırdı. Dedemle geçirdiğim güzel vakitleri, ikindi vakti o geniş arsada uçurduğumuz uçurtmaları, havuzun başında yüzdürdüğümüz kağıttan gemileri, bakkaldan aldığımız 25 kuruşluk meybuzu, kumsalda beraber yaptığımız kumdan kaleleri, öğlen uyumam karşılığında verilecek bir adet sakızı...

    Dedemin her kahvaltıda olmazsa olmazlarındandı. Bu bir gelenekti bizde. Her kahvaltıda muhakkak hamur kızartması olmalıydı. Anneannemde her gün sabah namazından sonra başlardı hamur açıp kızartmaya. Dedemin bugün ölüm yıl dönümüydü. Mutfak kapısının önünde bir süre anneannemi seyrettim. Yer masasının başına çömelmiş, bir taraftan hamur açıp diğer taraftan hamur kızartıyordu. Anlamadığım bir dilde türküler söylüyor ve ağlıyordu. İşte o gün o manzaradan sonra ağlamak dedikleri şeyin evrensel bir şey olmadığının her dilin kendine özgü bir ağlama şeklinin olduğunun farkına varmıştım.

    Ellerimle gözyaşlarımı silip mutfağa girdim. Anneannemin boynuna sarıldım bir süre öylece kaldık. Uyku mahmurluğuyla dayım girmişti içeri, bir gözü açık bir gözü kapalı pişen hamur kızartmalarından birini ağzına attı. Bizi o halde görünce sitemli bir ses tonuyla; “Eh be annem, bir gün böyle öz oğluna sarılmadın!” dedi. “Hemen kıskan zaten torunumu, gel bakalım buraya koca bebek,” dedi anneannem. Dayım koşarak gelmişti. Üçümüz mutfağın tam ortasında gülümseyerek birbirimize sarılıp sevgi çemberi oluşturmuştuk. Bu sevgi çemberi; bir nevi ben varım, sen varsın o var, dünya var, yaşıyoruz, nefes alıyoruz, hepimiz zaten bir gün göçüp gideceğiz o zaman bunca kahır bunca matem niyeydi deme biçimiydi bizim için.

    Hızlıca hazırlanıp sokağa koyuldum. Fırından sıcak ekmek, bakkaldan gazete aldım. Bizim kedi Mestan, beni görür görmez gelmişti peşimden. Dükkanın kepenklerini kaldırıp içeri girdim. Dün kasaptan aldığım bir parça ciğeri bir bıçakla kesip bizim Mestan’ın önüne koydum. Benden önce var olan benden sonra da yaşamını sürdürecek olan; yılların yıpratıcı etkisi sadece görüntüsüne yansımış tahta tabureyi dükkanın önüne koydum. Çayı demleyip, kahvaltımı hazırladım. Çay demini alıncaya kadar, dükkanın önünü süpürdüm. Çay demini alınca, karşı caminin görevlisi Adem ağabeyi çağırdım. Hemen koşup gelmişti. Uzun uzun konuştuk. Çocukları epeydir arayıp sormuyorlarmış. Üstünden başından utanıyorlarmış. Yaptığı işi beğenmiyorlarmış. Dertli dertli anlattı, bir demlik çayla beraber. Öğle namazına yakın, Adem ağabey geri döndü görevine.

    Adem ağabeyin gitmesiyle beraber demliği ve bardakları alıp, camide yıkadım. Biten tüm su şişelerini teker teker doldurup, gelip yerlerine yerleştirdim. Sonra bir güzel dükkanın önünü süpürüp suladım. Çay faslını tamamlamıştık. Sabah gelirken aldığım gazeteyi okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Birileri birilerini vurmuş, birileri birilerine meydan okumuştu. Bir yerlerde yine kadına şiddet vardı, bir yerlerde yine çocuklar öldürülmüştü. Sayfaları geçtikçe içim daha da kötü oluyordu. Kusacak gibi hissediyordum kendimi. Bir hışımla gazeteyi bir tarafa fırlattım. Okumaya devam edemezdim. Ardından bizim çırak Selim gelmişti. Her zaman olduğu gibi yine geç kalmıştı ve her zaman olduğu gibi yine bir bahanesi vardı. Oturdum, dinledim. Anlattıkları doğru değildi ama yanlış da değildi. Zaten ona da hiç kızamıyordum. Akranları yaz tatilinde gezip, oyun oynarken o ise şimdiden çalışarak kışa hazırlık yapıyordu. Hayat onu mevsimlerinden tutmuş bir kenara fırlatıp atmıştı.

    Dükkanı Selim'e emanet edip dedemin yıllar önce tahtadan yaptığı kutu gibi olan yazıhaneme geçtim. Sallanan koltuğuma oturdum. Yıllardır elimi bile sürmediğim ama her daim yanımda olan kitabın kapağını açtım. Zamanı geldiğinde her kitap tekrardan açılırdı. Yarım kalmış tüm cümleler kaldığı yerden devam etmeye başlardı. Cümleler şefkatli kimlikleriyle sırtımı sıvazlardı. Kitabı yine bir solukta bitirmiştim. İkindi vakti gelmişti. Çayı demleyip Adem ağabeyi çağırdım. Yine uzun uzun konuştuk. O yine çocuklarından bahsetti. Söylediklerini sanki ilk defa dinliyormuşum gibi büyük bir olgunlukla tekrardan dinledim. Sonra Adem ağabey yine gitti.

    Bizim dükkan iki katlıydı, üst kata çıkmıştım burası tam bir anılar kütüphanesiydi. Dedemin değişiyle “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” Evet, dedem Ziya Osman Saba'yı okur ve severdi. Ondan esinlenip bu isimle anıyordu burayı. Burada hemen hemen her şeyi bulabilirdiniz. Amcamdan kalmış tezgah, büyük amcamdan kalmış pikap ve plaklar. Babamdan kalmış misketler, futbol topları, posterler…

    Oradaki bir eşyayı alıp başka yere koyunca o anılara ihanet etmiş olacaktım ki bu yüzden hiçbir şeyin yerini değiştirmedim. Her şeyi olduğu yerinde kullandım. Çok tozluydu ve karanlıktı her taraf. Ama ben gene de seviyordum burayı. Buraya aitmiş gibiydim. Ben ölünce benden de izler taşıyacaktı burası. Büyük amcamdan kalan pikaba Hümeyra'nın “Hiç Oldu mu?” adlı plağını yerleştirip çalıştırdım. Sigaramı yaktım. Kayıp giden, unuttuğum, özlediğim şeylerin tam koparken içimde tutunduğunu; adını koyamadığım çabalarımın dışarı çıkmak için arsızca içimde tepindiğini hissettim. Tüm her şeyi unutabilseydim keşke ben de. Unutmasam bile unutmuş gibi yapabilseydim, insanların arasına karıştığımda. Arka fonda Hümeyra çalıyor demiştim, biraz daha sesini açtım şarkının. Kulağımı ve kalbimi biraz daha yakınlaştırdım. O eşsiz şarkının büyüsüne doğru seyre koyuldum...

    "Bir şeylerin kopmakta oldugunu, kapalı gözlerle bile görürken bir türlü adını konduramayıp yanlış sabahlara uyandığınız hiç oldu mu sizin de?"
  • "Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!"
    "If i dont miss you this much; i couldnt love you this much!"
    ----------------------------------------------------------------------------
    Ayrılık diye bir şey yok.
    Bu bizim yalanımız.
    Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
    Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?
    Güneş çoktan doğdu.
    Uyanmış olmalısın.
    Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
    Öyleyse ayrılmadık.
    Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.
    Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
    Önce beklemekten.
    Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
    İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.
    Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
    Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
    Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
    Kanunlara saygı göstermesini,
    İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.
    Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
    Ya o? Ya o?
    İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
    Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
    Saadet bekliyor yaşamaktan.
    Zaman ilerliyor, bir Gün o da ölümü bekliyor artık.
    Aradıklarının çoğunu bulamamış,
    Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
    Göçüp gidiyor bu dünyadan.
    İşte yaşamak maceramız bu.
    Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
    Ve yaşayıp beklerken ölmek!
    Özleme bir diyeceğim yok.
    O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
    O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
    O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.
    İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
    Yaşantımız özlemlerle güzel.
    Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
    Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
    Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.
    Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
    Seni özlediğim içindir.
    Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
    Seni özlediğim içindir.
    Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
    Yine seni özlediğim içindir.
    Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
  • Emanet bir nefes var içimde..
  • Beşinci Mektup

    Ayrılık diye bir şey yok. 
    Bu bizim yalanımız. 
    Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. 
    Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun? 

    Güneş çoktan doğdu. 
    Uyanmış olmalısın. 
    Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? 
    Öyleyse ayrılmadık. 
    Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz. 

    Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. 
    Önce beklemekten. 
    Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan. 
    İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın. 

    Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, 
    Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini... 
    Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, 
    Kanunlara saygı göstermesini, 
    İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar. 

    Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun. 
    Ya o? Ya o? 
    İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, 
    Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, 
    Saadet bekliyor yaşamaktan. 

    Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. 
    Aradıklarının çoğunu bulamamış, 
    Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak 
    Göçüp gidiyor bu dünyadan. 

    İşte yaşamak maceramız bu. 
    Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak 
    Ve yaşayıp beklerken ölmek! 

    Özleme bir diyeceğim yok. 
    O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. 
    O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. 
    O tek güzel yönü bekleyişlerimizin. 

    İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı, 
    Yaşantımız özlemlerle güzel. 
    Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. 
    Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem. 
    Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz. 

    Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; 
    Seni özlediğim içindir. 
    Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni; 
    Seni özlediğim içindir. 
    Yaşıyorsam; içimde umut varsa, 
    Yine seni özlediğim içindir. 

    Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!