Bana göre “saygı görmek”, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten biri beni görene, yüzümü bir avuç toz haline getirip beni ölümden beter bir utanca mâhkum edene kadar herkesi mükemmel bir hileyle kandırmak anlamına geliyordu.
Görünürde her zaman gülümsüyor olsam da içeride çaresiz bir mücadeleyle debeleniyordum, bir ipte yürüyordum, ter içindeydim, onları eğlendirdikçe felaket ihtimali her an yaklaşıyordu.
Diğer bir deyişle, insanların yaşayış şekillerini şimdi bile anlayamıyorum. Mutluluk fikrimin diğer herkesin mutluluk fikriyle tamamen çelişmesinden korkuyorum. Bu korku beni tüketiyor, bazen geceleri kıvranmama, acı içinde inlememe, deliliğin eşiğine gelmeme neden oluyor. Mutlu muyum? Aslında küçüklüğümden beri insanlar sürekli şanslı biri olduğumu söylüyor ama bana sorarsanız cehennemde gibi hissediyorum, bana şandlı olduğumu söyleyenlerse benimkiyle kıyaslanamayacak ve ölçülemeyecek kadar mutlu görünüyorlar.
Ah! Biraz zor bir inceleme olacak ama bunu yapmam gerek.
Kitap aslında bir otobiyografi kitabı. Oba Yozo’nun otoyografisi esasında ancak kitabı okurken yazarın kendisinden de izler buluyorsunuz. Başkasının hatıratlarından derlenmiş yazılar da olsa adım adım yazarın kendi intihar mektubu olduğunu da seziyorsunuz.
Kitabın ilk bölümünü okurken, o fotoğraflardan bahsettiği kısım, ne okuduğumu tam olarak anlayamamış bir haldeydim. Bunun bizi nereye götüreceğini, hangi hayatın kapılarını aralayacağını bilmiyordum. Ama aralanan o kapının ardında myle büyük bir kasvet bulutu var ki, o kasvetin içinde kendinizden yansımaları bulmamanız mümkün bile değildi.
Kitabın, kitap da demek istemiyorum direkt hatırat olarak bahsetmek daha uygun geliyor, hatıratın çoğu yerinde asıl karakterimize çok kızdım.
“Bunu neden böyle yapıyorsun?”
“Olacakları hiç mi düşünmüyorsun?”
“Kimseyi düşünmüyorsan bile kendini düşünmen gerekmez mi” gibi bir sürü sorularla kızdım. Çoğu yerde “Sen bu kadar yaptığın şeyden sonra bunları hak ettin” diyerek karaktere kendi içimde isyanlar ettim. Ama gelin görün ki okuduğunuzun şeyleri irdeleyerek ve gerçekten hissederek okuduğunuzda, yani üstünkörü okuyup geçmediğinizde, karakterin haklılık payının çok olduğu yerlerle karşılaşıyorsunuz. Ve düşününce bu duruma herkesin cevap veriş biçimi çok farklı. Kitapta karakterin hayata cevap verişini okurken kendinizi de sorguluyorsunuz aslında “ben böyle bir şeyde olsam ne yapardım acaba” diye.
Bu kitap sindire sindire okunması gereken, yer yer altını çizerek ve üzerinde düşünerek belki de bir sayfada dakikalar harcanmasını hak ederek okunmalı bana kalırsa. Ama dikkat edin sizi de bir “soytarılığın” içine çekmesin…