Çok güzel bir serüvendi.
1500'lü yılların sonu... Londra'nın doğusundaki bir kasabada yaşayan Hamnet adında bir oğlan, telaşla merdivenden iniyor. Ateşler içinde yatan ikiz kardeşine yardım edecek birini bulması gerek... Annesi o anda evde değil, babası ise kilometrelerce uzakta. Evde hiç kimse yok. Dedesi hariç... Ancak dedesinin de ona hiçbir faydası yok..
Maggie O’Farrell, Hamnet ile tarihin kıyısında duran sessiz bir karakteri merkeze yerleştiriyor: Shakespeare’in 11 yaşında ölen oğlu Hamnet’i. Fakat roman, yalnızca bir çocuğun kaybını değil, bir aileyi yeniden şekillendiren kırılmaları, yasın dillerini ve bir annenin ailesiyle birlikte yıkılan dünyasını yeniden kurma çabasını anlatıyor.
Başlarda kitabın anlatış biçimine alışmam zor oldu, biraz farklı bir işleyişi vardı ancak sonrasında akıp gitti. Söylemeden geçmeyeyim, betimlemeler çok güzeldi. Resmen her şey gözümün önünde şekillendi. Zamanda bi ileri bi geri gidip gelirken hikâye hiç kopmuyor, okurken siz de asla kopmuyorsunuz. Tam tersine, geçmiş ve şimdi birbirini besleyen iki damar gibi ilerliyor. Ve her şeyin sebebini bir bir anlıyorsunuz. Ölüm karşısındaki savunmasızlığı bir ailenin ve bireylerin hikâyesi üzerinden görüyorsunuz. Kitap, kaybı fazla dramatize etmekten kaçınıyor; onun yerine o boşluğun içinde nasıl nefes alınabileceğini bununla nasıl başa çıkılabileceğini gösteriyor. Anne bu kayıpla daha yavaş, daha uzun ve zor başa çıkıyorken baba o kırılganlığa sahip değil ama bu demek değil ki baba üzülmüyor babanın bu kayıpla başa çıkması da kalemiyle oluyor. Bu dramı tiyatroya oyun olarak hazırlamasıyla içindeki o çığlığı gösteriyor. Oğlunun büyüdüğünü gerçek hayatta göremese de tiyatro oyununda onu büyütüyor ve yaşatıyor. Başta Agnes gibi çok kızıyorsunuz ancak o anı yaşayıp Agnes ile deneyimleyince