Bu kitabı okuduktan sonra neden inceleme yapmamışım diye kendime kızdığım bir an oldu yine. Okumamın üzerinden o kadar uzun zaman geçti ki aklımda kaldığınca yorumlamaya ve bende bıraktığı hisleri anlatmaya çalışacağım.
Öncelikle kitapta, ayakkabılarını dahi kendi giymeyip yardımcısı Zahar’ın giydirmesini bekleyen bir karakterimiz var, İlya İlyiç Oblomov. Anne ve babası tarafından el üstünde tutularak büyütülür. Ne okuması ne de bir iş öğrenmesi istenir ondan. Hiçbir şey beklemezler, el bebek gül bebek yaşayıp gider Oblomov. Babası da çoğunlukla tembellik yapan, kendisini asla yormayan bir adamdır. Bir nevi aile mirası olan bu halet-i ruhiye nesillerden nesile bu şekilde aktarılmıştır. Kitapta sizi nelerin beklediğini böylece az çok tahmin edebilirsiniz. Hayata dair hiçbir heyecanı olmayan, sürekli olarak yapması gereken işleri, özellikle de kendisine kalan arazilerin idari meselelerini ertelemektedir. Çoğunlukla hesap kitap işlerinden anlamadığından bu işleri başkalarına hallettirir Oblomov… Ama o kadar saftır ki kahyası, yakın arkadaşları, hatta hizmetçisi tarafından bile sürekli kandırılır ve dolandırılır. Hayallerinde büyük planlar kurar Oblomov ancak bunları eyleme dökecek güdüyü ve enerjiyi bir türlü bulamaz. Hepimiz biraz böyle değil miyiz zaten… Hep bir şeyleri erteleme halindeyiz. “Bakarız” , ”ederiz”, ” yaparız”larla sürdürüyoruz yaşamımızı. Oysa kaçırdığımız çok şey var ve biz bile bile sadece arkasından bakmakla yetiniyoruz.
Her neyse, kitap konusuna döneyim…
Oblomov'un çok yakın bir arkadaşı vardır. Onun tam zıttı bir karakter olan, disiplinli ve çalışkan Andrey Ştoltz, Oblomov'un çocukluk arkadaşıdır. Ştoltz, Oblomov'u içinde bulunduğu bu “Oblomovluk” halinden kurtarmaya kararlıdır ve onu sürekli hayata döndürmek için uğraşır. Oblomov’u hayata
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Saat dokuzu beş geçe durur zaman…
Bir milletin kalbi aynı anda sıkışır, aynı anda susar.
Ama o sessizliğin içinde bile bir ses yankılanır hâlâ:
“Beni görmek demek, yüzümü görmek değildir; fikirlerimi, duygularımı anlamaktır.”
O’nun sesi her daim kulaklarımızda.
Fikirleri aklımızda.
Sevgisi kalbimizde.
O’nu ilelebet yaşatacağız.
Kalbimizde.
Aklımızda.
Fikirlerimizde.
“En zoru kendimiz olabilmek. Üzerimizde öyle ağır bir yük var ki çoğu zaman kendi gerçeğimizi göremiyoruz. Sürekli bir meşguliyet hali yaratarak kendimizden kaçıyoruz.”