Buse Emir

Buse Emir
Özel Eğitim Öğretmeni
İstanbul
22 Haziran
99 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
6/10
·88 syf.··
2025 13. kitabı
Bilimkurguya zaten çok yakın biri değilim, bu yüzden kitaba önyargısız ama temkinli başladım. Açıkçası pek içine çekmedi. Konu itibariyle feminist bir bakış açısı sunması ilginç olsa da, anlatım bana oldukça yüzeysel ve yavan geldi. Karakterlerin neredeyse karikatür gibi çizilmiş olması, olay örgüsünün derinleşmeden ilerlemesi ve dilin fazla kuru olması okuma zevkimi azalttı. Daha çok bir “fikrin aktarımı” gibi hissettirdi; yani edebi bir yoğunluktan çok, toplumsal bir mesajı öne çıkarıyor. Elbette edebiyat tarihinde önemli bir yerde duruyor olabilir, ama edebi tatmin açısından benim için zayıf kaldı. Bir noktadan sonra kendimi hikâyenin değil, yazarın vermek istediği mesajın içinde buldum. Bu da metni bana biraz didaktik hissettirdi. Kısacası, beklentimi karşılamadı. Belki bilimkurgu türünü daha sevenler veya bu dönemin feminist bilimkurgu örneklerini merak edenler için değerli olabilir ama benim için pek keyifli bir okuma olmadı.
Houston, Houston Duyuyor musun?James Tiptree Jr. · İthaki Yayınları · 20211,034 okunma
Reklam
2/10
·120 syf.··
2025 8. kitabı
Arthur Schopenhauer’in Aşkın Metafiziği, filozofun pesimist felsefesinin ve biyolojik determinizme dayanan aşk anlayışının en keskin yansımalarından biridir. Bu eser, aşkı bireysel arzuların ötesinde, türün devamlılığına hizmet eden bilinçdışı bir güç olarak ele alırken, Schopenhauer’in katı cinsiyetçi ve biyolojik indirgemeci bakış açısını da gözler önüne serer. Metafizik mi, Biyolojik Determinizm mi? Schopenhauer, aşkı metafizik bir kavram olarak ele alıyor gibi görünse de, aslında onun görüşleri modern anlamda biyolojik determinizme dayanır. Ona göre aşk, bireyin mutluluğu veya öznel deneyimleriyle ilgili değil, doğanın üreme programının bir aracıdır. İnsanlar, kendi bireysel arzularını aşk sanarak hareket ederken, aslında türün devamlılığını sağlamaya yönelik bir güdünün esiri olurlar. Bu düşünce, aşkı romantik ve bireysel bir tecrübe olarak gören anlayışlara tamamen zıttır ve onu mekanik, bilinçsiz bir sürece indirger. Ancak bu yaklaşım, insanın kültürel ve sosyal boyutlarını tamamen göz ardı eder. Aşkı yalnızca genetik uyumluluk ve üreme içgüdüsüne bağlamak, bireysel seçimleri, duygusal derinliği ve toplumsal yapıları hiçe saymak anlamına gelir. Schopenhauer, aşkın nasıl sosyal, psikolojik ve tarihsel bağlamlarda değişebileceğini düşünmeden, onu salt biyolojik bir refleks olarak tanımlar. Kadın Düşmanlığı ve Cinsiyetçi Yaklaşımı Schopenhauer’in kadınlara yönelik görüşleri, onun aşk anlayışını daha da problemli hale getirir. Aşkın Metafiziği’nde kadınları zayıf, entelektüel olarak yetersiz ve tamamen üremeye yönelik varlıklar olarak tanımlar. Kadınları “doğanın kandırmacasına” kapılan ve erkeklerin genetik mirasını taşıyacak pasif varlıklar olarak konumlandırır. Bu cinsiyetçi bakış açısı, onun kadınları yalnızca biyolojik fonksiyonları üzerinden
Aşkın MetafiziğiArthur Schopenhauer · Sel Yayıncılık · 202416,8bin okunma
7/10
·104 syf.··
2025 6. kitabı
Jean Teulé, tarihî olayları mizahi ve sert bir dille anlatma konusunda usta, ama Dansa Davet bu tarzın en çarpıcı örneklerinden biri olmuş. 1518’de Strasbourg’da yaşanan gizemli “dans salgınını” konu alan roman, hem absürt hem de rahatsız edici bir anlatı sunuyor. İnsanların istemsizce dans ederek ölüme sürüklendiği bu olayın arka planında toplumsal çürümüşlük, dinî baskı ve açlık gibi unsurlar var. Kitabın en büyük sorunu, karakterlerin ve olayların yüzeysel işlenmesi. Teulé’nin grotesk anlatımı, bazı yerlerde hikâyeye katkı sağlarken, bazı noktalarda ise fazlasıyla abartılı ve gereksiz detaylarla dolu. Hikâye ilginç bir olaydan yola çıkmasına rağmen, insanı içine çekecek bir derinlik sunamıyor. Bu yüzden, okurken bir noktada sıkılmaya başlıyorsunuz. Kitapta yer yer Türk korkusu işleniyor. Öyle ki bir kısımda kendi yaptıkları korkunç bir olayı bile Türklere atfetiyorlar ve herkes buna inanıyor. O dönemde Osmanlı tehdidinin Avrupa halkında nasıl bir paranoya yarattığını, korkunun psikolojik ve sosyolojik boyutunu güzel işlenmişti. (bu kısımlar hoşuma gitmedi değil ) Genel olarak, tarihi bir olayın bu kadar çılgın ve grotesk bir dille anlatılması ilginç ama tam anlamıyla etkileyici değil. Eğer Teulé’nin dilini seviyorsanız okunabilir, ama daha derinlikli bir tarihî roman beklentiniz varsa sizi pek tatmin etmeyecektir.
Dansa DavetJean Teule · Sel Yayıncılık · 202011,1bin okunma
8/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2025 5. kitabı
Marie Darrieussecq’in Dişi Domuz adlı romanı, okuru baştan sona rahatsız eden, yer yer tiksindiren ama bir o kadar da düşündüren bir metin. Baş karakterin giderek bir domuza dönüşmesi, basit bir fantastik unsur değil; kadın bedeni, arzu, ötekileştirme ve toplumun çirkin yüzü üzerine sert bir alegori. Hikâye ilerledikçe insan olmaktan çıkışı sadece fiziksel bir dönüşümle sınırlı kalmıyor, ahlaki ve toplumsal olarak da bir çürümenin içine sürükleniyoruz. Darrieussecq, kadın bedeninin nasıl bir meta haline getirildiğini ve sınıfsal hiyerarşinin en altına itilmiş bireylerin nasıl hayvansal dürtülerle eşleştirildiğini sert bir dille gözler önüne seriyor. Kadın olmak, arzu nesnesi haline getirilmek, istenildiği sürece var olup sonra da değersizleştirilmek… Yazar, bunları neredeyse mide bulandırıcı bir gerçeklikle anlatıyor. Ancak tüm bu güçlü anlatımın yanında, metinde yer yer ırkçı bir bakış açısının hissedildiğini söylememek de haksızlık olur. Karakterin dönüşüm sürecinde bazı unsurların fazlasıyla stereotiplerle yüklü olduğunu düşündüm. Darrieussecq toplumun çürümüşlüğünü eleştirirken, kendisi de belirli kalıplara hapsolmuş gibi hissettirdi. Buna rağmen, Dişi Domuz okunmaya değer bir kitap. Çünkü rahatsız edici unsurlarına rağmen gerçeği tüm çıplaklığıyla anlatmaktan çekinmeyen, toplumsal ve bireysel dönüşüm üzerine derin bir sorgulama sunan bir metin. Okurken içimi sıkıştırdı, rahatsız etti, hatta bazı anlarda kitaba ara verme ihtiyacı hissettirdi ama tam da bu yüzden etkileyici. Eğer edebiyatın sadece güzel olanı anlatması gerektiğini düşünmüyorsanız ve sarsıcı metinler sizi cezbediyorsa, bu kitap uzun süre zihninizden çıkmayacak.
Dişi DomuzMarie Darrieussecq · Sel Yayınları · 2023370 okunma
6/10
·264 syf.··
2025 4. kitabı
Sally Rooney’nin Normal İnsanlar kitabını bitirdim ama ne yazık ki beni pek etkileyen bir hikâye olmadı. Konu olarak Connell ve Marianne’in yıllara yayılan ilişkisini anlatıyor ama bu ilişkinin sürekli aynı döngüde sıkışıp kalması beni fazlasıyla sıktı. Bir türlü tam anlamıyla birbirlerine bağlanamayan, sürekli ayrılıp barışan iki karakteri okumak, belli bir noktadan sonra yorucu hale geldi. Kitap, modern ilişkilere, sınıf farklarına ve karakterlerin içsel çatışmalarına odaklansa da, birçok noktada derinlik yerine yüzeysel bir döngü hissi yaratıyor. Connell ve Marianne’in birbirlerini anlamakta ve sağlıklı iletişim kurmakta yaşadığı zorluklar, bir noktadan sonra tekrara düşüyor. Bu durum, hikâyenin ilerleyişini durağan hale getirirken, olayların bir sonuca bağlanmaması da beni tatmin etmeyen şeyler arasında. Başlarda karakterlerin iç dünyasını anlamaya çalışsam da, bir süre sonra değişmeyen halleri yüzünden onlara karşı bir bağ kuramadım. Anlatım dili de bana çok yüzeysel geldi. Rooney’nin sade üslubu ve diyalog ağırlıklı yazımı bazı okuyucular için akıcı olabilir ama ben karakterlerin duygularını daha derinlemesine hissetmek isterdim. Son olarak, kitabın vermek istediği mesaj net olsa da, anlatım tarzı bunu güçlü bir şekilde hissettiremiyor. Bir ilişki hikâyesi olarak, Normal İnsanlar modern zaman ilişkilerinin kırılganlığını ve karmaşıklığını anlatmaya çalışıyor, ancak karakterlerin durağanlığı ve olay örgüsünün tekrar eden yapısı, kitabın duygusal etkisini zayıflatıyor. Bu yüzden, özellikle benim gibi daha derin karakter analizleri ve tatmin edici bir gelişim süreci bekleyen okuyucular için kitap anlamsız bir döngü gibi gelebilir.
Normal İnsanlarSally Rooney · Can Yayınları · 20199,8bin okunma
Reklam