“Bakın, karşınızdaki insana bakın. Utanmayın ondan. Sokakta rastlasaydınız öldürmek mi isterdiniz onu? Ne yaptı size de bu kadar nefret ediyorsunuz ondan? Suçu ne? Niçin sevmeyecekmişsiniz onu? Önce siz dostluk gösterin bu kadına, ondan sonra başkaları da dost olacaktır onunla!”
“Neler olacağını bilebilseydiniz, hayat arkadaşınızın, çocuklarınızın ve kendinizin yaşamını ve ölümünü bilebilseydiniz, aşklarını ve
kayıplarını, zaferlerini ve başarısızlıklarını , hastalıklarını ve son anlarını bilebilseydiniz, bilmek ister miydiniz? Hayır. Bir hikâye istediğinizi zannediyorsunuz, bir son istediğinizi zannediyorsunuz ama aslında istemiyorsunuz. Yaşamı istiyorsunuz. Düzensizlik, bilinmezlik ve belirsizlik istiyorsunuz.”
Adam, Coventry Katedrali’nin II. Dünya Savaşı sırasında bombalanması ve sonra yeniden inşa edilmesi üzerine kitap yazan, çalışmayan bir baba. İyi bir adam, gayet mutlu. Ne var ki günün birinde on beş yaşındaki kızı Miriam’ın okulundan kızının görünürde hiçbir sebep olmaksızın yere yığıldığını ve solunumunun durduğunu bildiren bir telefon alıyor. O anda dünyası çatırdıyor. Kendi hayatıyla birlikte ailesinin hayatı da tam merkezdeki bu sarsıcı olayın etrafında yeniden yazılıyor, yeniden anlatılıyor: açıklanamaz bir biçimde durmuş, işlemeyi bırakmış bir beden.
Kitabın bir çok bölümünde ölüm bir tokat gibi çarpıyor suratınıza. Şahsen ben bazı yerlerinde duraklayarak okudum çünkü kitap bambaşka düşüncelere itti beni. Yazarın okuduğum ilk kitabı bu ve yazarın dünya görüşü çok hoşuma gitti, ben de yazarın diğer eserlerini de okuma isteği uyandırdı. Biraz rahatsız edici olsa da hayatın en çıplak noktasından ulaşıyor bize yazar. Zaman zaman araya giren hikayeler beni metnin ana düşüncesinden uzaklaştırsa da genel olarak başarılı buldum. Herkese keyifli okumalar