Madame Bovary, Gustave Flaubert’ın “Taşra Hayatı” ismiyle 1856 yılında yayınlanan ilk romanıdır. Time Dergisi tarafından 2007 yılında “Tüm Zamanların En İyi On Kitabı” listesinde ikinci seçilmiştir.
Kitap Emma Bovary’nin, hayatının tek düzeliğinden sıyrılmak için sergilediği ahlak dışı davranışları konu alıyor. Çok kitap okumuş (zaten 1800’lü yıllarda eserlere romantizm akımı hakim) ve okudukları ile hayal ettiklerini kendi hayatında da görmek isteyen bir kadının hayat hikayesine tanık oluyoruz. Aslında Emma’nın hayattan istediği tam olarak uç noktalarda yaşamak. Evlilik değil, aşk değil, “tutkulu” bir aşk; lüks bir hayat değil, “bir düşes kadar” gösterişli bir hayat ve aslında sadece malın mülkün değil, tüm duyguların en iyisine sahip olmak istemek. Bu kitapla sıradan duygulara tahammül edemeyen ve dolu dolu yaşama arzusuna sahip bir kadın “karakter” ile bu arzuları uğruna duygularını doğru yönetemediği ve doğru kararlar veremediği için hayatını mahveden bir karakterin “hikayesine” sahibiz. Bu kitaptan sonra önceleri bir edebiyat akımı olarak değerlendirilen “Bovarizm”, sonraları psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamlarına gelen “Bovarizm hastalığına” dönüşmüştür.
Eğer yaklaşık olarak ilk 100 sayfayı sabrederek okuyabilirseniz, devamının gayet akıcı ilerleyeceğini net bir şekilde söyleyebilirim. Başlarda hikayeye girmekte çok zorlansam da devamında eseri okurken hikayeden çok Gustave Flaubert’ın ne kadar iyi bir yazar olduğunu düşünüp durdum. Aslında basit bir hikayeyi o kadar başarılı işlemiş ki kendine hayranlık duymamam zaten olanaksızdı. Okurken bir nevi tüm karakterleri yaşadığınızı ve güçlü empatiler yaptığınızı göreceksiniz çünkü Flaubert adım adım karakterlerin tüm düşüncelerini ve tüm psikolojik dünyalarını bize aktarıyor. Çok gerçek bir hikayeye