Yıllar öylece gelip geçti. Emekli oldum. Artık bol bol vaktim vardı. Oğlum ise başka bir şehirde iyi bir iş bulmuştu, orada yaşıyordu. Bir gün ona telefon açtım. "Eğer sence de uygunsa, hafta sonu buraya gel de hasret giderelim" dedim. "Sevinirim baba” dedi. “Bir bakayım, uygun bir zaman bulabilirsem, gelirim. Ancak şu sıralar işlerim çok yoğun. Fakat seninle görüşmeyi ben de istiyorum baba” dedi. “Peki, ne zaman gelirsin oğlum “dedim. “Ne zaman olur bilemiyorum baba. Şimdi bir iş görüşmem var ona yetişmem gerek. Sonra ararım seni. Geldiğimde birlikte güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin".
Telefonu kapattığında, oğlumun çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini anladım. Çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini… Örnek aldığı babasına benzediğini…
Duygusal zekâ kuramına yönelik eleştirilerin yanı sıra, bu kuramın sınırlılığı olarak kabul edilen ve bilinmesi gereken bazı açıklamalar da bulunmaktadır. Örneğin duygusal zekânın "iyi davranmak” olarak algılanmasının sınırlandırıcı olduğu, aksine yerinde ve uygun tepkiler üretmek olduğuna dikkat çekilmektedir. Dikkat çekilen bir diğer sınırlılık, duygusal zekânın hisleri boş bırakmak, içinden dışarıya atmak demek olmadığı, tam tersine onları etkili ve gerektiği gibi ifade edebilmek adına yönetebilme becerisi olduğudur. Diğer açıklama ise, özellikle iş dünyasındaki duygusal zekâ konusundaki artan ilgiye karşılıktır. Buna göre duygusal zekâ sihirli bir değnek değildir. Pazar payını artırmayı ya da belli bir kar oranını garantilemez, çünkü bu sonuçların birçok dinamiği vardır.
Daniel Goleman'ın "duygusal zeka" kitabı, insanların yeniden zekâ ve bileşenlerine yönelmesine neden olmuştur. zekâ; akıl yürütme, mantıklı düşünme, plan yapma, problem çözme, soyut düşünme, karmaşık fikirleri kavrama, çabuk öğrenme, deneyimlerden öğrenme yeteneklerini içeren genel bir zihinsel kapasite olarak tanımlanmaktadır. Bu sadece kitaptan öğrenme akademik anlamda bir beceri ya da testten alınan yüksek puan anlamında değildir. Daha çok çevremizdekileri anlamlandırma, izleme, sonuç çıkarma ve plan yapma yetenekleri ile ilgili geniş ve derin bir kapasiteyi yansıtmaktadır. Nitekim zekânın, anlama, kavrama, sonuç çıkarma, sentezleme, yorumlama gibi bütün zihinsel işlemlerin gerisinde yatan genel güç olarak kabul edilmesi de bu yüzdendir.
İnsanın duyguları ve duyuşsal özelliklerinin varlığı hep kabul edile geldiyse de, duyguların önemli, işlevsel ve yararlanılması gereken bir kaynak olduğu düşüncesine gelinmesi 19. ve 20. yüzyılın ürünüdür. Duygulara ilişkin kökü daha eskilere dayanan görüş, duyguları ilkel, akıldan yoksun, baştan çıkarıcı ve akıl tarafından denetlenmesi gereken bir yön olarak görmüştür. İlk çağ felsefesini yansıtan bu görüş, akıl ve duyguyu birbirine zıt iki yön olarak ele almıştır. Orta çağ Hıristiyanlık anlayışı ise duyguyu, şeytani, insanı kötülüğe ve yıkıma götüren unsurlar olarak görmüştür.