Hatırlama ve unutma işlemi medya araçlarının elindeydi. Anılabilecek ne varsa anıyorlardı: Abbe Pierre'nin çağrısı, Mitterrand'ın ve Marguerite Duras'ın ölümleri, savaşların başlangıcı ve sona erişi, Ay'a ayak basış, Çernobil, 11 Eylül. Her güne bir yasanın, bir duruşma başlangıcının ya da bir suçun, mutlaka bir şeyin yıldönümü düşüyordu. Zamanı yéyé yılları, hippi yılları ya da AIDS yılları diye parçalıyor, insanları kuşaklara bölüyorlardı, de Gaulle kuşağı, 68'liler, baby boomer kuşağı, dijital kuşak...
Hepsine ve hiçbirine aittik. Bizim kendi senelerimiz yoktu onların arasında.
Ve yaşlanmıyorduk. Çevremizdeki hiçbir şey yaşlanacak kadar uzun ömürlü değildi, son sürat yenileriyle değiştiriliyor, yenileniyorlardı. Hafızanın onları yaşamın belli anlarıyla eşleştirecek zamanı olmuyordu.
Gençler, özellikle de başka herhangi bir toplumsal imtiyaz aracından umudu olmayanlar için, kişisel değerler giyim kuşam markalarına emanetti, L'Oreal, çünkü ben buna değerim. Bizlerse, tüketim toplumunun azılı karşıtları, kısa süreliğine de olsa yeni bir insan olma yanılsaması yaratan bir çift çizmeye duyduğumuz arzuya teslim oluyorduk, vaktiyle ilk güneş gözlüğüne, daha sonra bir mini eteğe, İspanyol paça pantolona tav olduğumuz gibi.
Sahiplik duygusundan ziyade bu yenilenme hissiydi insanların Zara ve H&M reyonlarında peşine düştüğü, nesneleri zahmetsizce, çabucak elde etmek ekstra bir varoluş kazandırıyordu.
Annelerimizden babalarımızdan işittiğimiz sitemler geliyordu aklımıza, "Bunca şeye sahipsin, bir türlü mutlu olamıyorsun!" Şimdi, bütün o sahip olduklarımızın mutluluğa yetmediğini biliyorduk. Yine de o şeylerden vazgeçmek için bir neden değildi bu. Ve bazılarının mahrum bırakılması, "dışlanması", çoğunluğun bu şeylerin tadını çıkarması için ödenmesi gereken bedel, feda edilmesi kaçınılmaz hayatlar kotası olarak görülüyordu anlaşılan.