ölmek için en ideal ortam, içeride ve dış dünyada her şeyi bırakmaktır, böylece o çok önemli an geldiğinde hevesler, arzular ve zihnin demir attığı bağlanmalar en aza inmiş olur. Bu yüzden ölmeden önce kendimizi mal, dost, ve aile namına her şeyden özgürleştirmemiz gerekir.
Öyleyse bütün felsefeler ateist olmaya mı zorunludur? Hristiyan, Yahudi, İslam felsefesi olamaz mı? Olabilirse, hangi bağlamda olabilir? Yahut Descartes ve Kant gibi inanan filozoflara nasıl bir konum atfedeceğiz? Ve, dinlerin vaatlerini reddetmek neden, diye soracaksın belki. Tanrı ile kurtuluşu savunan bir kuramın yasalarını tevazuyla kabul etmemek niye?
Epiktetos, bütün felsefi sorgulamayı tek bir kaynağa, ölüm korkusuna indirger. Öğrencisiyle yaptığı söyleşi sırasında söylediklerine kulak verelim biraz:
Adiliğin, kalleşliğin, insan için bütün kötülüklerin temelinin ölüm korkusu olduğunu iyice anladın mı? Ona karşı eğit kendini; bütün sözlerin, bütün çalışman, bütün okumaların buna yönelik olsun; sonunda insanlar için özgür olmanın tek yolunun bu olduğunu göreceksin.
Aynı temayı Montaigne'de onun, "felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir" şeklindeki ünlü vecizinde de görüyoruz.
Kurtarıcı bir Tanrı'ya inanmayı başaramayan filozof, dünyayı ve ötekileri tanıyarak kendimizi ve ötekileri aklımız elverdiğince anlayarak, kör inançla değil aydınlık bir bilinçle korkularımızı aşabileceğimizi düşünen kişidir her şeyden önce.
Başka deyişle, dinlerin kendilerini, bir başkasına, Tanrı'nın lütufuna bağlı "kurtuluş teorileri" olarak tanımlamaları gibi, biz de büyük felsefeleri, kendi kendimize, Tanrı'nın yardımı olmaksızın kurtulma teorileri olarak tanımlayabiliriz.