Maddi tarafıyla bu zaman-mekan düyasına zorunlu olarak bağlı olan insan, üzerine taşıyamayacağı kadar büyük bir sorumluluk almıştır. Kur'an-ı Kerim'de göklerin, yerin ve dağların bile yüklenmekten kaçındığı emaneti insanın aldığı çünkü onun çok zalim ve çok cahil olduğu bildirilir.
Türkiye'de harf inkılabına rağmen, hat sanatının hâlâ yaşamakta oluşu ve her geçen gün biraz daha ilgi çekmesi, şüphesiz bu sanatın İslamî ruhu en iyi ifade eden sanat oluşundan ileri gelmektedir.
Tasvir yasaklanırken yazının yüceltilmesi ve kutsî bir anlam kazanması, medeniyet tarihinin belki de en ilgi çekici gelişmelerinden birine sebep olmuştur. Yazılı küçük bir kağıt parçasının bile ayak altında kalmasına razı olmayarak yerden hürmetle alıp yüksekçe bir yere koyan müslümanın tavrı, süphesiz yazıyı eşsiz bir ifade vasıtası haline getiren sanatçı tavrının bir başka tezahürüdür.
Başından beri soyuta yönelmiş olan İslam sanatının, sanatların en somutu olan heykelde ısrar etmesi, şüphesiz kendi kendini nkar etmesi demekti. Ölü formlara tapmayan ve gerçeği bütün görünenlerin ardında arayan Müslüman sanatçının objektif gerçekliğe, özellikle insan vücuduna bağlılığı zorunlu olan heykelciliği hiç düşünmeden gözden çıkarması gerekiyordu.
Aristo mantığı mimesizmi ne kadar şart kılıyorsa, tasavvufun mantığı da mimesizmin o kadar karşısında durmaktadır. Fenomenlerin içyüzüne dalan sanatçı geriye dönüp baktığında, şeytanın kendisini bağlamaya çalıştığı "abes"ten başa bir şey bulamayacaktır.